• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Takvim
İbrahim Berksoy'un Penceresi




"Ogüzel insanlar
O güzel atlara binip
Çekip gittiler"

Edebiyatımızın ulu çınarı Yaşar Kemal'i yitirmenin derin hüznüyle...

Yaşar Kemal'in okurlarına vasiyeti:
Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun.
İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.
"Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
"Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar."
(Kasım 2014'te Bilgi Üniversitesi'nin kendisine fahri doktora unvanı vermek için düzenlediği törene gönderdiği mesaj)
 

Büyülü gerçekçilik"in unutulmaz yazarıGabriel Garcia Marquez hayata veda etti...



Marquez'den bende kalan izlenimler...Yıllar önce Marquez'e atfen internette dolaşan "veda mektubu"nun öyküsü...

Gabriel Garcia Marquez'in "büyülü gerçekçilik" ürünü romanlarından bende kalan izlenimleri paylaşmak istedim:

Gabriel Garcia Marquez'in -hayata- Veda Mektubu

16 Ocak 2001 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin 7. sayfasında Marquez'in hüzünlü veda mektubunu okuduğumda elimdeŞili'li romancı Isabel Allende'nin kaderin kızı adlı son romanı vardı. Allende'nin romanında anlattığı "altına hücum" günlerinde yaşanan umutsuz ve bir o kadar da tutkulu aşk öyküsü, daha ilk sayfalardan beri beni almış Marquez'in kolera günlerinde aşk adlı romanındaki bir başka umutsuz ve yine bir o kadar da tutkulu aşk öyküsünün dünyasına götürmüştü. Sanki aynı anda iki romanı birden okuyordum. İşte bu duygular arasındayken çıkageldi Marquez'in "Artık ölebilir miyim?"diye biten hüzünlü veda mektubu... Lenf bezi kanseri olduğu için sağlık durumu giderek kötüleşen ve bu nedenle sevdiklerinden, dostlarından uzaklaşıp "bir köşeye çekilme" kararı alan Marquez'in, mektubunda aktardığı tüm incelikleri ve onca yaşanmışlıktan sonra geriye şöyle derinlemesine son bir kez bakıp hayata ve dünyaya dair söylediklerini -mektubun alıcısı olarak- dikkatle ve hüzünle okudum. Marquez'in o cana yakın, içten mektubunu okuduktan sonra gazeteden mektubun bulunduğu bölümü kesip dörde katladım ve kitaplığımdaki kolera günlerinde aşk'ın arasına özenle yerleştirdim.

Marquez'ın "ilgilisine" yazılmış bu cana yakın, içten, yalın, sevecen ve hayat dolu mektubunu benimle birlikte okumak istemez misiniz:

"Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm.

Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm.

İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.

Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.

Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım.

Tanrım, eğer kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim.

Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim.

Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.

Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı...Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır.

Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.

Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.

Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.

Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek bir işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde...Artık ölebilir miyim?"

Marquez'in -hayata- veda mektubunu okuduktan sonra katlayıp, özenle ceketimin iç cebine koyar gibi kitaplığımdakikolera günlerinde aşk'ın arasına koyduğumda dilimde Jorge Luis Borges'in "anlar" adlı hüzünlü şiiri vardı. Türkçe'ye kimin çevirdiğini bugüne değin bilemediğim ama elden ele, dilden dile dolaşan; "85 yaşındayım ve ölüyorum" diye biten bu şiir, Marquez'in hüzünlü veda mektubuna her bakımdan nasıl da benziyor; bir mektup ve bir şiir birbirine ancak bu kadar güzel eşlik edebilir ve birbirini ancak bu kadar güzel tamamlayabilir:

"ANLAR

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama

İkincisinde daha çok hata yapardım

Kusursuz olmaya çalışmaz…sırtüstü yatardım

Neşeli olurdum, ilkinde olmadığı kadar çok az şeyi ciddiyetle yapardım

Temizlik sorun bile olmazdı asla, daha çok riske girerdim

Yolculuk ederdim daha fazla

Daha çok gündoğumu izler, daha çok dağa tırmanırdım

Daha çok nehirde yüzerdim

Görmediğim birçok yere giderdim

Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye

Gerçek sorunlarım olurdu, hayali olanların yerine

Yaşamımın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben

Elbette mutlu anlarım oldu ama

Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu

Farkında mısınız bilmem; yaşam budur zaten

Anlar, sadece anlar. Siz de "an"ı yaşayın

Hiçbir yere yanımda termometre, su, şemsiye ve paraşüt

Almadan gitmeyen insanlardandım ben

Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım

Eğer yeniden başlayabilseydim, ilkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım

Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla

Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır

Çocuklarla oynardım

Bir şansım olsaydı eğer

Ama işte 85'indeyim ve biliyorum

Ölüyorum"

***

İçine Marquez'in veda mektubunu koyduğum Kolera Günlerinde Aşk romanı ile birlikte, kitaplığımın değişik raflarına dağılmış "Marquez kitapları"nı yerlerinden alıp yazı masamın üzerine koydum:

Kırmızı Pazartesi

Yüzyıllık Yalnızlık

Kolera Günlerinde Aşk

Labirentindeki General

Bir Kaçırılma Öyküsü

Şili'de Gizlice

Başkan Babamızın Sonbaharı

Aşk ve Öbür Cinler

Marquez'in bu kitaplarının yanına, okuduğumda çok sevdiğim Albaya Kimseden Mektup Yok ve Yaprak Fırtınası adlı kitaplarını da koymak istedim ama o an için kitaplığımın raflarında bulamadım. Kişisel okuma serüvenimde bir biçimde Marquez'in romanlarıyla ilişkilendirdiğim Isabel Allende'nin Eva Luna ve Kaderin Kızı romanlarını da yazı masamın üzerindeki "Marquez kitapları"nın yanına koydum. (Bu paragrafı yazarken, hoş bir anımsama olarak, sevgili Edip Cansever'in o ünlü şiiri "masa da masaymış ha" şiirini anımsamadan edemedim.)

Marquez'den ilk okuduğum kitap Kırmızı Pazartesi'ydi. Marquez'in "en iyi romanım" dediği bu roman, Ankara'da üniversiteye yeni başladığım sıralarda Zafer Çarşısı'ndaki Eylül Kitabevi'nden alıp okuduğumda, daha ilk cümlesinden başlayarak beni etkisi altına almıştı. O yılarda Marquez'in yazdığı romanların "büyülü gerçekçilik" akımının en parlak örnekleri olduğunu bilmiyordum; ama "Kırmızı Pazartesi"deki "büyülü atmosfer" beni hem çok etkilemiş, hem de Marquez'in roman dünyası —Yaşar Kemal'in romanlarının söylencelere dayalı masalsı dünyasını çağrıştırması nedeniyle— bir ölçüde bana "tanıdık" gelmişti. Daha sonraları "Kırmızı Pazartesi" romanının filme çekildiğini duydum ve hatta İstanbul'da Beyoğlu'nda sinemanın girişinde filmin afişini uzun süre seyredip, afişin önünde fotoğraf çekindim. Filmi izlemeyi o günden bugüne hiç düşünmedim. Nedense, filmi izlersem romanın benim üzerimdeki tılsımının yitip gideceğini düşündüm hep. Bugün de böyle düşünüyorum.

Bütün dünyada Marquez'in başyapıtı olarak tanınan Yüzyıllık Yalnızlık'ı çok geç okudum. Kitabın ilk cümlesi, tıpkı Kırmızı Pazartesi'nin ilk cümlesi gibi öyle etkileyiciydi ki bu ilk cümleyi uzun süre belleğimde gezdirdim. Seçkin Cılızoğlu'nun çevirisiyle Yüzyıllık Yalnızlık romanı şu cümleyle başlar: "Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı." Marquez'in bu derinlikli ve geniş bir zaman aralığını kapsayıcı cümlesini okuduğumda geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanların bir cümlede nasıl bir araya gelebileceğini görmüş ve bu ilk cümleyi büyük bir nehir romanın davetiyesi gibi okumuştum. Marquez'in geçmiş ve geleceği şimdiki zamanın potasında erittiği "büyülü cümlelere" onun hemen her kitabında rastladım ve "büyülü gerçekçilik" akımının bu usta temsilcisinin yazdığı her roman beni adeta bir mıknatıs gibi kendine çekti. Marquez'in yukarda andığım "veda mektubu"nu okuyunca bir kez daha anladım ki Marquez'in biz okurlara anlattığı her şey, özünde, geniş, renkli ve çelişkilerle dolu büyülü hayatlara bilinçle dönüp bakmak ve gördüklerini gelecek perspektifiyle şimdinin diliyle anlatmakmış. Dünya edebiyatına birbirinden güzel romanları ardı ardına kazandırırken bir gün ölümcül bir hastalığa yakalanmış olmanın bilinciyle "artık ölebilir miyim?" diye biten bir veda mektubu yazacağını bilse ya da böyle bir olasılığı o an için aklına getirse bize anlatacağı başka hayatlar ya da hayata bakış açıları olabilir miydi diye düşünmekten doğrusu kendimi alamıyorum. Bu düşüncem elbette "fantezi"den öteye geçmez; çünkü ne diyordu Marquez mektubunu bitirirken: " Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek bir işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde...Artık ölebilir miyim?"

Marquez'in mektubundaki bu son cümleden anladım ki insan hayata veda ederken, yaşamı boyunca edindiği duygu, düşünce ve birikimlerini de beraberinde götürüyor. Yaşadıklarını ve yaşayacaklarını bir çantaya kilitleyip - küçük ya da büyük - bir yıldız gibi kayıp gidiyor...Geride bırakılanlarsa, ömür karşılığında, hayata sunulmuş - küçük ya da büyük - birer armağan...

Kolera Günlerinde Aşk ise gerisinde olanca canlılığıyla Latin Amerika'nın geçit vermez dağlarının, yatağına sığmayan nehirlerinin, uçsuz bucaksız yağmur ormanlarının betimlendiği elli yıllık tutkulu bir aşkı anlatıyor. Marquez'in bu romanını da çıkar çıkmaz almıştım ve öğrencilik yıllarımın güzel heyecanıyla bir çırpıda okumuştum. Yıllar sonra Isabel Allende'nin son romanı Kaderin Kızı'nı okumaya başladığımda Kolera Günlerinde Aşk'ı okuduğum öğrencilik yıllarımın tatlı heyecanını anımsadım. Kaderin Kızı'nda gerisinde Şili coğrafyasının betimlendiği ve ondokuzuncu yüzyılın ortalarında keşfedilmeyi bekleyen California'nın "altına hücum" dönemlerinin bir film şeridi gibi geçtiği eli yıllık tutkulu bir aşk anlatılıyordu. Romanın, genç çırak Çinli Tao Chi'en'in, zong yi (Çin Tıbbının geleneksel yöntemleriyle hekimlik yapan kişiye verilen ünvan) olarak anılan bir bilge hekimin yanında usta bir zong yi oluşunun serüveninin anlatıldığı parlak sayfalar gerçekten etkileyici.

"Latin Amerika'nın kesik damarları"nın anlatıldığı yer yer trajik, çoğu yerde de traji-komik olaylar, Marquez'in her biri birer başyapıt değerindeki romanlarında yorgun generalleriyle, kayıplarıyla, kurtarıcılarıyla, bağımsızlık sevdalısı savaşçılarıyla, kendine özgü seçim demokrasilerinin ürünü başkanlarıyla adeta "büyülü gerçekçilik" perspektifinden çekilen canlı bir Latin Amerika fotoğrafına dönüşmüş. Birlikte okunduğunda biz okurlara Latin Amerika'nın ayrıntılarla dolu panoramik bir fotoğrafını sunan Labirentindeki General, Başkan Babamızın Sonbaharı, Bir Kaçırılma Öyküsü, Şili'de Gizlice romanları benim için bir anlamda Marquez'in büyülü gerçekçilik dünyasının bir panoramasıdır.

Hayata aşkla, sevgiyle, tutkuyla bağlılığın ürünü onca roman ve öyküyü aynı güzel duygularla; aşkla, sevgiyle ve tutkuyla okumuş olmanın ardından Marquez'in akıp geçen hayatta ne çok şey biriktirmiş olduğunu ve hayata veda ederken biz okurlara ne çok şey bırakmış olduğunu çok iyi anlıyorum.

***

Onca yaşanmışlıktan sonra, dönüp hem kendi yaşamıyla hem de "başka yaşamlar"la yüzleşmek ve bu yüzleşmenin sonuçlarını içtenlikle yazılmış bir "veda mektubu" aracılığıyla sevdikleriyle, dostlarıyla,hayatta tanıdığı ve tanımadığı başka insanlarla paylaşmak ve onlara mektubunda "Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim," diyerek teşekkür etmek ancak Gabriel Garcia Marquez gibi gönlü tüm insanları aşkla, sevgiyle, tutkuyla kucaklayacak kadar geniş yazarlara, sanatçılara yakışır. Çünkü onlar hayatı aşkla, sevgiyle ve tutkuyla her gün yeniden kurmaktadırlar. Hayata veda ederken de hüzünlü satırlarına içten içe yine aynı güzel duygular ve sevecenlik eşlik eder...

Bizim Cemal Süreya da hayata veda ederken, o çok sevdiği hayatla tıpkı Gabriel Garcia Marquez gibi aşkla, sevgiyle, tutkuyla yüzleşip, yaşamı boyunca üzerinden hiç eksik etmediği alaycılığıyla hem kendi hem de tüm hayatları özetlercesine, üstü kalsın'da, yaşadıkları hatırına, bizlere şu dizeleri armağan etmemiş miydi:

"Ölüyorum tanrım

Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür

Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat

Fena değildir..

Üstü kalsın.."

(Yeni Yaprak, Sayı 13, Ocak 1990)

Gabriel Garcia Marquez'in aşkla, sevgiyle ve tutkuyla yazılmış cana yakın, içten, yalın, sevecen, hayat dolu ve fakat hüzünlü "veda mektubu", tertemiz bir zarfa konulup "ilgilisi"ne postalanmış eşsiz bir hayatla yüzleşme mektubudur.

Hem sonra, yerine ulaştıktan sonra hiçbir mektup gecikmiş sayılmaz, öyle değil mi?

***

Bu yazı bir şaka! Marquez, dostlarına böyle bir veda mektubu yazıp internette yayımlamamış. Ama internette böyle bir mektup dolaşmış ve 16 Ocak 2001 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin 7. sayfasına da konuk olmuş. Ben yine de bu mektubu - içinde barındırdığı kimi çelişkilere karşın - başkasının değil de Marquez'in mektubu gibi okudum. Marquez kuşku yok ki sevdiklerinden, dostlarından uzaklaşıp "bir köşeye çekilmek" yerine, lenf bezi kanserine yakalanmış olsa bile anılarını yazarak hayata bir başka bağlamda sıkıca tutunmayı yeğler; ayrıca, böyle bir "veda mektubu" yazacak olsa bile en azından mektubunu hem kurgu hem de anlam olarak Borges'in şiirine benzetme kolaycılığına kapılmazdı. Ama ne olursa olsun, çok sevdiğim bir yazar olan Marquez'e atfedilen mektubu okumak, geniş bir zaman dilimini kapsayan okuma serüvenimde bana Marquez'in romanlarını okuduğum Ankara'daki öğrencilik günlerimi anımsama olanağı verdi. Bu yazı, işte bu anımsamanın ürünü. Çoğu yerde melankolinin ağır bastığı ve bu nedenle Marquez'e haksızlık sayılabilecek bu mektubu, "melankolik bir hüznün" ötesinde, Marquez'in büyülü gerçekçiliğine yakınlaşma perspektifinden okuduğumda, doğrusu mutlu oldum ve bu tılsımın bozulmaması için metni Marquez'in mektubuymuş gibi okudum ve yazımı da böyle kurguladım.

Şiir Okuma Anları'nın Genişletilmiş 2. Baskısı Yayımlandı...

Şiirlerin ve şairlerin dünyasına karanfil kokulu çay eşliğinde bir yolculuk önerisi...

"Yazmak bir çığlık, okumaksa o çığlığa ses vermektir" diyen bir şiir okurunun olabildiğince geniş bir perspektiften şiire bakışının ürünü denemeler...

Şiiri, "hayatın turnusol kâğıdı" olarak algılayan yazılar…



Öyküyü bilirsiniz: Pandora, Zeus’un kendine verdiği gizemli kutuyu dayanamayıp bir gün açar ve kutunun içinde insanın aklına gelebilecek ne kadar kasvetli, üzüntü verici, keder, hastalık, yalan, ıstırap dolu şey varsa ortaya saçılır. Pandora o anda hatasını anlar ve kutuyu kapatır. Kutuyu kapattığında, kutunun içinde bir tek “ümit” kalır. “Pandora’nın kutusu”nu yeniden açıp içindeki “ümit”i okura göstermek bence yazarın hem borcu hem de görevidir. “Ümit”e dair onca güzel şiir bunun için yazılmadıysa ne için yazılmıştır? Yazdıklarımın ilgi ve beğeniyle okunması dileğiyle…

www.dr.com.tr/Kitap/Siir-Okuma-Anlari/Ibrahim-Berksoy/Edebiyat/Siir/Turk-Siiri/urunno=0000000575292 

www.idefix.com/kitap/siir-okuma-anlari-ibrahim-berksoy/tanim.asp?sid=V4A7CLZM3O8O51OYZC4B



hmet Erhan hayata veda etti...

22'sinde Alacakaranlıkta Ülke'yi yazan, 53'ünde ardında bir yığın yitik yıldız bırakarak aramızdan ayrılan sevgili şairimiz Ahmet Erhan'ın anısı önünde saygıyla eğiliyorum...


http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=432828&kn=12&ka=4&kb=12


http://www.ibrahimberksoy.com.tr/tr/fasizm-iki-insan-arasindaki-iliskide-baslar



BİR YIĞIN YİTİK YILDIZ

Sizi nasıl bırakırım yalnız

Zaten yalnızsınız

Sanki aysız bir yıldız

Görüyordum gün boyu izliyordu sizi yalnızlığınız

Bir yığın yitik yıldız

Yaşarken yaşattığınız

Bir kavgaydı yaşantınız

Ne bir barış vardı aranızda

Ne de savaştınız

İbrahim Berksoy

GENÇLERE YALAN SÖYLEMEK YANLIŞTIR

Gençlere yalan söylemek yanlıştır.
Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır.
Tanrı’nın gökyüzünde oturduğunu, ve yeryüzünde
işlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır.
Gençler anlar ne demek istediğinizi. Gençler halktır.
Güçlüklerin sayısız olduğunu söyleyin onlara,
yalnız gelecek günleri değil, bırakın da
yaşadıkları günleri de açıkça görsünler.
Engeller vardır deyin, kötülükler vardır.
Varsa var, ne yapalım. Mutlu olamazlar ki
değerini bilmeyenler mutluluğun.
Rastladığınız kusurları bağışlamayın,
tekrarlanırlar sonra, çoğalırlar,
ve ilerde çocuklarımız, öğrencilerimiz
bağışladık diye o kusurları, bizi bağışlamazlar.

Yevgeni Yevtuşenko

(Rusya, 1933)



Biz Üç Kardeş

Anneme...Tüm annelere...


I.

Biz üç kardeş

İki ablam ve ben

Mayıs sabahı

ibine
Annemizin.

Ocakta çay daha kaynamamıştı

Henüz serilmemişti yere sofra bezi

Mayısın ikinci pazarıydı

Biz üç kardeş koymuştuk sofra bezinin üzerine

Günler öncesinden aldığımız hediyelerimizi

Uzayıp kolları annemizin o vakit

Sarıp sarmalamıştı bizleri

Uzaklara...ta uzaklara saplanan buğulu bakışı

Kim bilir o anda geçmişin hangi zamanlarında gezinmekteydi

Bursa'dan aldığım ipek eşarbı bürünmüş o gün annem başına

Gümüş rengi ay saklı sanki eşarbının altında

Eski evin havasını mı özlemiş annem

Gözlerini hayata açtığı eski taş evin avlusunu

"Harçlarıyla karıldım, kızım, duvarıyla örüldüm o evin " mi demiş bir gün

Hayatta, asmanın altında, konuşurlarken anneme

Benim sevgili hacıannem

"Hayat" derlermiş o zamanlar kadınlar evlerin avlusuna

Oradan doğarmış güneş her gün, oradan batar

Üzüm yüklü asmanın altında

Sabah serinliğinde açılırmış yufkalar

Etli yahni pişermiş bakır kazanda

Nar gibi kızaran közde paylaşılamayan patatesler, patlıcanlar

II.

Her yaz

Elbette yarım bir baharı tamamlar

Göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçer

Bizim buralarda yaz

Sonrası güz... sonrası ayaz

Günlük güneşlik bir Mayıs sabahıydı

Oturmuştuk dizinin dibine

Annemizin

Ocakta çay daha kaynamamıştı

Henüz serilmemişti yere sofra bezi

Mayısın ikinci pazarıydı

Koymuştuk sevgiyle sofra bezinin üzerine

Günler öncesinden aldığımız hediyelerimizi

Biz üç kardeş

İki ablam ve ben

Ne kadar da çabuk büyümüşüz öyle

Anne olmuş ablalarımın her ikisi de

İbrahim Berksoy


********

"Hey yabancı! Yolunun üstünde

bana rastlar da benimle konuşmak istersen

neden konuşmayasın

ya da ben neden seninle konuşmayayım"

Walt Whitman




**************


"Çocuğun gördüğü düştür barış"
Yannis Ritsos

Barış

Çocuğun gördüğü düştür barış.
Ananın gördüğü düştür barış.
Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.



Akşam alacasında, gözlerinde ferah bir gülümseyişle döner ya baba
elinde yemiş dolu bir sepet;
ve serinlesin diye su, pencere önüne konmuş toprak bir testigibi
ter damlalarıyla alnında...
barış budur işte.



Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman,
ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,
yangının eritip tükettiği yüreklerde
ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,
ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,
boşa akmadığını bilerek kanlarının,
barış budur işte.



Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda
yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki ani fren sesi
ve çalınan kapı, arkadaşlar demek olduğunda sadece.
Barış, açılan bir pencerden, ne zaman olursa olsun
gökyüzünün dolmasıdır içeriye.




Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun gözlerinin önüne tutulan kitaptır.
Başaklar uzanıp, 'ışık! ışık! ' diye fısıldarken birbirlerine!
Işık taşarken ufkun yalağından.
Barış budur işte.
Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler
geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü
ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından
cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi gibi;
barış budur işte.



Geçen her gün yitirilmiş bir gün değil de
bir kök olduğu zaman
gecede sevincin yapraklarını canlandırmaya.
Geçen her gün kazanılmış bir gün olduğu zaman
dürüst bir insanın deliksiz uykusunun ardısıra.
Ve sonunda hissettiğimiz zaman yeniden
zamanın tüm köşe bucağındaki acıları kovmak için
ışıktan çizmelerini çektiğini güneşin.
Barış budur işte.



Barış ışın demetleridir yaz tarlalarında,
iyilik alfabesidir o, dizelerinde şafağın.
Herkesin 'kardeşim' demesidir birbirine, 'yarın yeni bir dünya kuracağız' demesidir;
ve kurmamızdır bu dünyayı türkülerle.
Barış budur işte.



Ölüm çok az yer tuttuğu gün yüreklerde,
mutluluğu gösterdiğinde güven dolu parmağı yolların,
şair ve proleter eşitlikle çekebildiği gün içlerine
büyük karanfilini alacakaranlığın...
barış budur işte.



Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların
sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın.
Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey değildir.



Ve toprakta derin izler açan sabanların
tek bir sözcüktür yazdıkları:
Barış.
Ve bir tren ilerler geleceğe doğru
kayarak benim dizelerimin rayları üzerinden
buğdayla ve güllerle yüklü bir tren.
Bu tren barıştır işte.



Kardeşler, barış içinde ancak
derin derin soluk alır evren.
Tüm evren,
taşıyarak tüm düşlerini.
Kardeşler, uzatın ellerinizi.
Barış budur işte.

Yannis Ritsos

**********

Gezinin Poetikası
Valencia'dan Rio de Janeiro'ya
Akdeniz'in kıyısından Atlantik'e bir gezinin ardından...



"Gündelik hayatın "doğal" akışında ne zaman bir "gedik" bulsam omzumda emektar sırt çantam yollara düşerim. Çoğu zaman uzun yol otobüsü, kimi zaman da bir çift ray üzerinde bir kuğu gibi kayıp giden tren ya da metal kanatlı bir kuş alır götürür beni uzaklara. Adını bilip de bir yol gidip görmediğimiz; gitsek bile semtine öylesine, üstünkörü uğradığımız uzaklara..."

İspanya'nın Valencia kentinde ve Sao Paulo'dan Rio de Janeiro'ya Brezilya'da edindiğim izlenimlerden yola çıkarak yazdığım "Gezinin Poetikası"nın "gezi edebiyatı"na bir katkı olması dileğiyle...

UMUŞ

Bütün iyi kitapların sonunda

Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda

Meltemi senden esen

Soluğu sende olan

Yeni bir başlangıç vardır.

Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın

Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın

Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır

Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.

Nedensiz bir çocuk ağlaması bile

Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.

Edip Cansever

**********

YOLDAN GEÇEN BİRİ

Bir kırlangıç bir su birikintisi bir parça gök.

Bir şiirden düşmüş olmalı bunlar.

Böyle diyordu yoldan geçen biri.

İlhan Berk

*********

Bir alıntı:

"Niye kitap okumuyorlar?' demek, 'Niye piyano çalmıyorlar?' demek gibi bir şeydir. Kafayı kitap okumaya alıştırmak, parmakları piyano çalmaya alıştırmaktan kolay değildir. Ona göre yetişmek, ona göre hazırlanmak lâzım gelirdi. Okumak bir kitaptan alınan elemanlarla, kendine manevî bir dünya yapmak, onun içinde tek başına yaşayabilmek demektir. Bu, ta çocukluktan başlayan uzun alışkanlıklar ve egzersizler neticesidir."

Reşat Nuri Güntekin

*******

Bir anımsatma

Gündelik yaşantılarında okumaya, özel olarak da roman okumayaher geçen gün daha geniş bir yer açmak isteyen bir grup ve o grubun okuduklarından izlenimler...

Roman okuyorlar veokuduklarını yerine göre bir kafede, yerine göre bir göl kenarında, yerinegöre günübirlik bir gezide birbirleriyle paylaşıyorlar...

Okurların Dünyası
Okumaya ve paylaşmaya bir çağrı
www.facebook.com/okurlarindunyasi




  
1287 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam8
Toplam Ziyaret36352
Saat