• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Şiir: Hayatın Turnusol Kâgıdı

Kavram-Karmaşa: Sayı 19

"Teknolojiye Gömülmüş şiir Fosilleşemez"

Şiir, hayatımda bir yere koyabildiğim, üzerinde düşünebildiğim, sevdiğim, çok değer verdiğim bir alan...Benim için bir tür "yaşama alanı"...Şiir üzerine yazdıklarımı okumak istemez misiniz?

Şiir: Hayatın Turnusol Kâgıdı

            Turnusol kâğıdını kimya bilimiyle ilgilenenler iyi bilirler. Turnusol kâğıdı, herhangi bir sıvının asit mi yoksa baz mı olduğunu anlamak için kullanılan bir tür "indikatör"dür. İçine batırıldığı sıvı asit ise kâğıdın rengi kırmızıya, baz ise maviye dönüşür. Böylelikle sıvının türü anlaşılmış olur. Turnusol kağıdı gerçi gündelik hayatta bilinen ve kullanılan bir indikatör (ayıraç) değil ama kimi zaman konuşma ve yazı dilinde hayatımızdaki kimi tavırları, değer yargılarını ya da kişileri "mecazi" anlamda turnusol kâğıdı yerine koymaktan da geri durmuyoruz.

            Turnusol kağıdına benzer pratik "indikatör"lerin  gündelik hayatımızda kullanımı her geçen gün artıyor.

Turnusol kâgıdına benzer bir biçimde gündelik hayat dilimizin derinliklerine "sızan" / "nüfuz eden" terimlerden birisi de "mihenktaşı"dır. Mihenktaşı, altın gümüş gibi değerli madenlerin ayarını anlamak için kullanılan bir tür taş. Mecazi anlamda da bir kimse ya da nesnenin değerini anlamaya yarayan şey anlamında kullanılıyor. Bugüne değin pek çoğumuz, hayatında hiç "mihenktaşı"  görmediği halde, yaşam serüveninin değişik anlarında,  elde ettiği kimi değerleri "başka" değerlerle karşılaştırmak için söz dağarcığında  "mihenktaşı"na (baş)vurmuştur. "Mihenktaşı", salt sözcük olarak, söz konusu "taş"ın biçim, renk, yapı bakımından nasıl bir taş olduğu konusunda belki bize herhangi bir fikir vermeyecektir ama "mihenktaşı"nın bir diğer adının da "denektaşı" olduğunu bilmemiz hiç olmazsa bu "taş"ın "işlevi" konusunda bir çağrışım yapacaktır. Ama bu çağrışım ,  hayatımızdaki  pek çok değeri,  nasıl bir şey olduğunu bile bilmediğimiz bir "taş" aracılığıyla "tartmış" olduğumuz gerçeğinin ortaya çıkardığı "gülünç" durumu ortadan kaldırmaz! Aksine, "denektaşı"nın mecazi anlamı bu gülünç  durumu büsbütün gülünçleştirir.

Buna benzer bir durum "sol literatürde" çok sık baş vurulan "volan kayışı" benzetmesinde de görülür. Bir dönem, gündelik yaşamımızın en ince ayrıntısına kadar "sızmayı" başaran bu "mekanik" ve "oldukça soğuk" benzetme pek çok genç insanı  peşinden sürükledi, diğer bir deyişle, pek çok genç insan, bir dönem, bu "tuhaf" benzetmenin peşinden "boşu boşuna" sürüklendi . "Gençlik devrimin volan kayışıdır" denilince akan sular duruyordu ve bu benzetmeyi daha çok nedense "teorisyen"ler değil de dönemin en aktif, en enerjik gençleri kullanıyordu. Kimi zaman öyle tuhaflıklar yaşanıyordu ki örneğin gençlik konulu seminerlerin  "tartışma" bölümlerinde, "biz gençliği devrimin volan kayışı olarak değerlendiriyoruz, siz nasıl değerlendiriyorsunuz?" türünden sorulara rastlanıyordu. Ama bu benzetmeyi yapan gençlerin hemen hiçbiri hayatlarında ne "volan" görmüşlerdi ne de o volanı döndürmeye yarayan "volan kayışı"nı. Aslında "volan kayışı" benzetmesi işlevsel olarak oldukça yerinde bir benzetme. Volan, makinalarda bir hareketi bir düzenekten diğerine regülatör gibi devinim hızını sabit tutarak aktarmaya yarayan bir tür kasnaktır. Bu tür hareket aktarımları için kullanılan volanın üzerindeki kayışa da "volan kayışı" denir. Ama o dönemde alabildiğine geniş ve renkli olması gereken ya da öyle algılanması gereken "hayat" ne yazık ki "yanlış okumalarla" çepeçevre kuşatılmıştı. Bu konuda çok şey söylenebilir ama sözünü ettiğim "dönem"in ve o dönemin "yanlış okumaları"nın canlı tanıklıklarının (ve tabii ki sonuçlarının) sergilendiği, Sezai Sarıoğlu'nun "Nar Taneleri" adlı çalışması (iletişim yayınları), ilgilisini bekleyen anlamlı bir yapıt olarak şu anda kitabevi vitrinlerini süslemektedir

Gündelik hayatın ayrıntılarından ve o ayrıntıları var eden insanların yaşam öykülerinden yola çıkarak yapılan özgül çözümlemeler üzerine daha önce Ayrıntı Yayınlarından çıkan William L. Randall'ın Kendimizi Yaratma Üzerine Bir Deneme alt başlığı ile sunulan "Bizi 'Biz' Yapan Hikâyeler"ini, Theodore Zeldin'in "İnsanlığın Mahrem Tarihi"ni  ve Greil Marcus'un Yirminci Yüzyılın Gizli Tarihi alt başlığıyla sunulan "Ruj Lekesi"ni burada özellikle anmak isterim. Sezai Sarıoğlu'nun "Nar Taneleri" bu kitaplarla birlikte okunduğunda, dünya ölçeğine dağılmış ve fakat bugüne değin birbirini gör(e)memiş, belki de varlığının farkında bile ol(a)mamış "nar taneleri"nin oluşturduğu "birliktelik" ("uzak" olanın "yakınlığı") sanırım daha iyi anlaşılacaktır. Daha başka hayatlara karışmayı gerektiren geniş bir perspektife sahip ol(a)mamanın bedeli ne yazık ki çok ağır oluyor. Sezai Sarıoğlu, "kapalı devre ilişkiler"deki "tuhaf" iletişim çabasını "Aleyhistan'a yeni bir lehçe olmak" deyimiyle açıklıyor. Bu deyim, bir anlamda hem geniş hayatlara karış(a)mamanın sonucu olan "daralma"nın verdiği acıyı hem de  durumun "traji-komikliği"ni vurguluyor.

Bir de gündelik hayatlarda kalıplaşmış bir alışkanlık olarak öteden beri kullanılmakta olan  "indikatör"ler var. Böylesi indikatörlerin belki de en ilginci Japon mutfak kültüründe balıkla birlikte  yenilen yoğurttur.  Japonlar, yedikleri balığın vücutlarında herhangi bir gıda zehirlenmesine yol açıp açmadığını anlamak için balığın yanında "indikatör" niyetine yoğurt yerler. Eğer balık bayatsa ve gıda zehirlenmesi belirtileri varsa yenilen yoğurt bu durumu —nişastanın ayıracı olan iyot gibi— açığa çıkarıyor. Bizim mutfak kültürümüzde ise balıkla birlikte yenilen yoğurdun gıda zehirlenmesine yol açacağı düşünülerek balığın yanında yoğurt yenmemesi küçük yaşlardan beri sıkı sıkı tembih edilir. Burada "Egenin öte yakası"nın ünlü şairi Yannis Ritsos'un "alışkanlıklar da değişir" dizesini anımsamanın tam zamanı...

Turnusol kağıdının işlevine benzer bir biçimde, acaba diyorum, hayattaki ince duyarlıkların tonunun ayırdına varmak için de şiir bir tür "indikatör" olarak algılanabilir mi?

Şiir için böyle bir "algılama pratiği"nin söz konusu olabilmesi için hem şiirin hem de o şiirin okurunun aynı değilse bile benzer bir "frekans"ta buluşmaları gerekir. Yani "indikatör" olarak algılanacak bir  şiir, şairi ve okuru açısından, o şiire konu olan "ayrıntı"nın niteliğinin ayırdına varılmasını sağlayacak ortak bir duyarlık düzlemini de beraberinde getirebilmeli...

Burada, yeri gelmişken, Theodore Adorno'nun Sakatlanmış Yaşamdan Yansımar alt başlığıyla sunulan  "Minima Moralia" adlı kitabındaki  denemelerden  "kapıyı vurmadan girin" başlıklı denemesini anmak isterim. Adorno, bu denemesinde, kitaptaki diğer denemelerinde olduğu gibi, hayattaki ince duyarlıkların diyalektik olarak ayırdına varılması ve dolayısıyla bu duyarlıkların gerisindeki birbiriyle çelişen, birbirine karşıt  anlamlar üzerinde düşünmeye yönelik bir "kapı" aralıyor bizlere. Adorno söz konusu denemesine şu saptamayla yapıyor: "teknoloji, jestlerle birlikte insanların da dakikleşmesine, kesinleşmesine ve hunharlaşmasına yol açıyor, insan hareketlerini her türlü duraksamadan, düşüncelilikten ve edepten arındırıyor." Kendisini bu saptamaya ulaştıran gözlemlerden birisi de teknolojiyle birlikte kapılardaki değişim. Bu saptamanın hemen ardından, bu saptamaya temel oluşturmak üzere şu gözlemde bulunuyor: "Böylece, sözgelimi bir kapıyı yavaşça, sessizce ama sıkıca kapatma yeteneği de yitiriliyor. Arabaların ve buzdolaplarınınkiler çarpılarak kapatılmak zorunda; kimi kapılarsa kendiliklerinden kapanıyor, içeri girenleri arkalarına bakmama ve kendilerini kabul eden evi korumama gibi nezaketsizliklere mahkûm ederek. Adorno, konu ile ilgili başka gözlemlerini de aktararak bu denemesinde şu çıkarımı yapıyor: "Yeni insan tipini anlamak istiyorsak, onu çevresindeki nesneler dünyasının sürekli etkisine maruz kalan, sistemin en derin noktalarında bile oradan izler taşıyan bir varlık olarak düşünmemiz gerekir." Bu nedenledir ki hayatın ince duyarlık anlarıyla ilgilenen kimselerin kayıtsız kal(a)mayacağı şu soruyu soruyor Adorno:"Artık içeri doğru açılacak pencerelerin yerinde sadece  sağa sola itilecek sürgülü camların olması özne [insan, İ.B.] için ne demektir?". Adorno'nun bu sorusu, eğer içimize derinlemesine nüfuz ederse basit bir soru olmaktan çıkıp  çok Almanya'da Nazilerin iktidara gelmesinden sonra yerinden yurdundan edilmiş bir aydının çığlığına dönüşür.

Bugüne değin kapılar, pencereler, evler üzerine kuşkusuz pek çok şiir yazılmıştır. Bu şiirlerin, hem şair hem de şiir okuru için, hayattaki ince duyarlıkların tonunun ayırdına varmada  bir tür "indikatör" olarak algılanabilmesi için  şiire konu edinilen bu duyarlıkların gerisindeki birbiriyle çelişen, birbirine karşıt, kimi zaman da birbirini tamamlayan  anlamlar üzerinde Adorno gibi kafa yormak gerek. Yoksa salt "şair duyarlığı" olarak nitelendirilen "ruh hali"yle belki insanın duygu dünyasında iz bırakan dizeler, şiirler yazılabilir; bu şiirler bir ya da birkaç dönem dillerden düşmeyebilir ama eğer gerisinde, şair ve şiir okuru açısından, hayattaki ince duyarlıklarının diyalektik olarak kavranmasına yönelik geniş, ferah bir "pencere" ya da ardına kadar açılan bir "kapı" yoksa bu tarz şiirler sanırım "indikatör" olarak algılanacak şiirler arasında kendilerine yer bulamazlar. Şiirde matematiksel kurgu ve felsefi derinlik işte bunun için gereklidir.

Üç nokta bir düzlem oluşturduğu için mangallar, saclar genellikle üç ayaktan oluşur. Üç noktadan temas ettiği için de her türlü zemine rahatça oturtulabilir. (Mangalların tersine nedense masalar  genellikle dört ayaklı olur ve ayaklar ne kadar ölçülüp biçilse de geometrinin altın kurallarından "üç noktadan bir düzlem geçer" kuralına yenik düşerler. Ayakların üçü yere sağlam basar ama bir ayak hep "kısa" kalır.) Şiir de tıpkı sac ayakları gibi hayata üç noktadan temas eder. Bana göre, bu tür şiirlerin sac ayakları şiirsel estetik, matematiksel kurgu ve felsefi derinliktir.

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam23
Toplam Ziyaret42287
Saat