• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Karanfil Kokulu Çay Eşliğinde Şiire Yolculuk

Kavram-Karmaşa: Sayı 21

"Şiir, Etki ve Etkileşim"

Karanfil kokulu çay eşliğinde çıktığım şiir yolculuğumu burada sizlerle paylaşmak istedim:

 

Karanfil Kokulu Çay Eşliğinde Şiire Yolculuk

         Gündelik hayatın "doğal" akışında ne zaman bir "gedik" bulsam omzumda  emektar sırt çantam yollara düşerim. Çoğu zaman uzun yol otobüsü, kimi zaman  bir çift ray üzerinde bir kuğu gibi kayıp giden tren, kimi zaman da  metal kanatlı bir kuş  alır götürür beni uzaklara. Adını bilip de bir yol gidip görmediğimiz; gitsek bile semtine öylesine, üstünkörü uğradığımız  uzaklara...

            Kimbilir kaç kez yaşadım bu güzel duyguyu...

            Bu kez yolculuk şiire...Şiire olan kişisel yakınlığım eşliğinde şiirin büyülü dünyasına...

            Küçük Mutluluklar

                Şiire olan ilgimin kökeninde, ilkokul sıralarındayken yazdığım bir şiirin, "yılsonu müsameresi"nde ödüle değer bulunması yatar...O müsamere gününde, sade bir ambalaj kâğıdına sarılmış armağan paketinin içinden, öğretmenimin başarı dilekleri ile birlikte Samed Behrengi'nin Bir Şeftali Bin Şeftali adlı masal kitabının çıkması doğrusu beni çok etkilemişti. Behrengi'nin bu güzel masal kitabını okuyanlar bilirler; "Bir Şeftali Bin Şeftali", "bir şeftali"nin, gün gelip nasıl "bin şeftali" olabildiğinin anlatıldığı şiir gibi bir masaldır... "Yoksul çocukların öğretmeni" Samed Behrengi'nin anlattığı diğer masalları da o günlerde yutarcasına okumuştum...Küçük Kara Balık'ı Püsküllü Deve'yi, Ulduz ve Kargalar'ı okuduğum günler daha dün gibi aklımda...Nazım Hikmet'in masallarını da benzer bir yakınlıkla okuduğumu anımsıyorum. Sevdalı Bulut'u nasıl unuturum? Belki de bu yüzden,Nazım Hikmet'in şiirleriyle tanıştığımda aklıma gelen ilk isim Samed Behrengi olmuştur...Bir de 1970'li yıllarda Behrengi'nin anısına Zülfü Livaneli'nin yazıp bestelediği ağıt:

"Behrengi'nin soluğunda

 Taht bir yana şah bir yana "

Behrengi'nin hayatı 29 yıla sığmış kısacık bir hayattır. Bu kısacık hayatında Şah Rıza Pehlevi yönetiminin ve dolayısıyla İran Milli İstihbarat Teşkilatı SAVAK'ın tepkisini çekmiş, belki de bu yüzden Aras Nehri onun gencecik bedenini yutmuştur.  Benim algı dünyamda Behrengi ile Nazım arasındaki yakın ilgi ve bağ bugüne dek hep sürdü... Birinden söz edilirken hemen diğeri gelir aklıma...

"Küçük mutluluklar"ın insan yaşamındaki değerini, daha doğrusu eşsiz güzelliğini, yıllar sonra, Mîna Urgan'ın Bir Dinozorun Gezileri'nde okuyunca, bu güzel anı kitabını şükranla karşıladım...Çünkü bu kitap, bana ilkokul sıralarındayken yaşadığım güzel bir "küçük mutluluğu" anımsatıp, beni mutlu etmişti...Mîna Urgan, kitabına, gezilerinden önce, yaşamındaki "küçük mutluluklar"ı anlatmakla başlamış. Küçük mutluluklarla beslenmedikçe "büyük mutluluklar" bir yanılsamadan öteye geçmezmiş. Büyük kaza ve felaketler için de durum böyle değil midir; büyük felaketleri de küçük kazalar, ihmaller, dikkatsizlikler, çürüklükler, bilinçsizlikler,  boşvermişlikler hazırlamaz mı? Mîna Urgan kitabına, "küçük mutluluklar" bölümünün şu ilk cümlesiyle başlıyor: "Küçük mutluluklar denilen şeyleri doğru dürüst değerlendirmesini bilirseniz, bunların aslında büyük, hem de çok büyük mutluluklar olduğunu anlarsınız." Bu güzel başlangıç cümlesi kitabın biz okurlara neler vaat ettiğini anlatmaya yetiyor da artıyor bile...Sonra söz küçük şeylerin insanı nasıl mutlu edebileceğine geliyor: "Beş duyunuzun olması, ve bu beş duyunuzun tam kapasite çalışması, yani sahiden görebilmeniz, sahiden işitebilmeniz, sahiden koklayabilmeniz, sahiden dokunabilmeniz ve ağzınıza koyduğunuz şeyin tadını sahiden alabilmeniz, küçük şeylerin sizi mutlu etmesine yeter de, artar da." Sonra Mîna Urgan bu güzel duruma bir örnek veriyor: "Örneğin, işyerinizde gün boyunca çeşitli aksiliklerle boğuşmuşsunuz. Akşam evinize dönerken trafik sıkışıklığından ötürü sinirleriniz büsbütün bozulmuş. Sonunda oturacak yer bulamadığınız kalabalık vapurdan itile kakıla çıkıp, perişan bir halde Kadıköy'e varıyorsunuz. Evinize doğru yürüyünce, kafeslerdeki kuşların ve çiçeklerin satıldığı yerin yanından geçerken, bir güvercinin uçtuğunu görüyor, Çingene kızlarının sattığı karanfillerin kokusunu alıyorsunuz. Melih Cevdet'in o çok sevdiğiniz şiiri aklınıza geliyor hemen:

Bir çift güvercin havalansa,

            Yanık yanık koksa karanfil.

Ezbere bildiğiniz şiiri mırıldanıyorsunuz yürürken. Bu arada muhabbet kuşlarının cıvıltısını duyuyorsunuz; denize bakıyorsunuz, batan güneşe bakıyorsunuz; pembe, yeşil, uçuk mavi bulutları görüyorsunuz. Ve havanız tümüyle değişiyor. Fransızların douceur de vivre dediği duyguyu, yani yaşamanın tatlı keyfinin verdiği küçük mutluluğu tadıyorsunuz. Ne yazık ki, çoğumuzun farkına bile varamadığı bu önemsiz görünen ama aslında çok güzel şeyleri göremezseniz, koklayamazsanız, duyamazsanız, yandınız gitti demektir. Sinir içinde evinize dönüp yaşamı kendinize de, çevrenize de zehir etmekten başka çareniz kalmaz o zaman."

Mîna Urgan'dan aktardığım bu uzun alıntı, öylesine güzel, öylesine yalın ve öylesine şiirsel ki bu güzel satırları, karanfil kokulu çay eşliğindeki gezintime ortak etmekten kendimi alıkoyamadım...

Hüsran Filizleri

Ne kadar anlamaya çalışırsanız çalışın, yaşamadığınız bir dönemin atmosferini, inceliklerini, kendine özgü ayırdedici yönlerini anlamak çok güçtür, belki de  olanaksızdır. Bilgi edinme anlamında bilinebilir belki ama "anlamak", daha doğrusu "duyumsamak" elbette ki başka bir şeydir.

Hemen herkesin bildiği bu önermenin gerisindeki algı dünyasını bana olanca yalınlığıyla gösteren Celâl Sılay'ın Hüsran Filizleri oldu... 1930'lu yılların ortalarından  70'li yılların başına değin kendine özgü şiir dünyasını kendi içinde adeta bir koza gibi ören Celâl Sılay,  benim için, bir dönemi duyumsamanın ne demek olduğunu anlamama olanak sağlayan geç tanışılmış bir şairdir...Hüsran Filizleri adıyla onun "Toplu Şiirler"ini yayına hazırlayıp beni -geç de olda- Celâl Sılay'ın inceliklerle örülü, felsefi derinlikle dolu şiir dünyasıyla tanıştıranDoğan Hızlan ve İhsan Deniz'e  teşekkürü bir borç biliyorum. Ancak, kitabın tasarımı ile ilgili bir hususu belirtmeden geçemeyeceğim: 582 sayfalık bu kitabın tam 122 sayfası, diğer bir deyişle tüm kitabın beşte biri, boş sayfadan oluşuyor! Acaba, diyorum, başka türlü bir tasarımla, ortalama bir kitap hacmindeki bu boş sayfalar, Celâl Sılay üzerine geniş bir inceleme yazısıyla ya da Celâl Sılay üzerine bugüne değin yazılmış yazılardan oluşan bir seçkiyle değerlendirilemez miydi?

Bir kitabın kitabevi vitrininde durması -benzetme yerindeyse- şarabın şişesinde durmasına benzer...Celâl Sılay'ın Hüsran Filizleri'nin kitabevi vitrinlerinde öylece durması bile güzel...Okunduğundaysa, vitrindeki güzellik bir süre sonra insanın iç dünyasını aydınlatan bir ışığa dönüşüyor...Tıpkı şarabın ağızda bıraktığı tat gibi...Haydar Ergülen'in

 "kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye"

diye soran güzelim dizesini bana hak versin diye burada anmak isterim. 

1930'lu ve 40'lı yılların şiir atmosferi nedense bende hep bir boşluk duygusu yaratmıştır. Tıpkı Roland Barthes'in Göstergeler İmparatorluğu'nda anlattığı Tokyo kenti gibi: "bir merkezi olmasına bir merkezi vardır, ama bu merkez boştur." Gerçekten de yaklaşık 20 milyon insanın yaşadığı Tokyo kentinin merkezi boştur...Bütün kent, yeşillikler altında gizlenen, su hendekleriyle korunan İmparatorluk Sarayı'nın çevresinde döner. Sanki kentin merkesizde büyük bir oyuk açılmıştır, ya da bir azı dişin damaktaki yeri boş kalmıştır. Yine Barthes'in söyleyişiyle "derler ki, imgelem de böylece dairesel bir biçimde, boş bir konu boyunca, kıvrılışlarla, geri dönüşlerle açılır."

Eksikliğini duyduğum şey, 1930'lu ve 40'lı yılların şiir atmosferi ile ilgili "edebiyat bilgileri"ni edinmek değil, sözünü ettiğim o "boşluk duygusu"nu anlamaktı. Tıpkı merkezi boş bir kenti anlamak gibi... Bu anlamda,  Celâl Sılay'ın Hüsran Filizleri, benim için eşi bulunmaz bir rehber oldu... Hüsran Filizleri'ndeki şiirler bana felsefenin,  kişisel dünyaların, fırtına öncesi sessizliklerin, matematiksel uyumun 1930'lu ve 40'lı yılların şiir atmosferindeki yerini  duyumsamama yardımcı oldu. "Şuurun süzgecinden muhayyileye geçen her tasavvur güzelliği arar" diyen   bir şairin adıdır Celâl Sılay...Şu dizeler Hüsran Filizleri'nden:

"Bu sessizlik, bu şekiller, bu değişmeyen renkler.

Benim canlılığımı inkâr eden birer lisandır.

Dışımı hapsederken eşyanın ihatası

Fırlamak isteyen içimdeki insandır."

Bir de, belki de "Celâl Sılay Şiiri"ni özetleyebilecek şu dize: 

"Şair bütün yolların son durağıdır."

 

Gülden güzel kokan Arnavutköy çileği

Memleketimden İnsan Manzaraları'nın İkinci Kitabının hemen girişinde, Haydarpaşa Garı'na baharın gelişinin tasvir edildiği bölümde geçer bu dize. Celâl Sılay'ın Hüsran Filizleri nasıl 1930'lu 40'lı yılların şiir atmosferindeki "boşluk duygusu"nu (kendi özgül dünyama ilişkin  bir boşluk duygusu bu)  bana duyumsatmışsa,Nazım Hikmet'in içinden gürül gürül bir hayatın aktığı bu  "nehir şiir"i de 1940'lı yıllardan başlayarak bugüne değin kendi şiir okuma dünyamı suladı, besledi ve büyüttü diyebilirim. Memleketimden İnsan Manzaraları'nı ilk kez baştan sona 80'li yılların ortalarına doğru Ankara'da üniversite öğrenciliği yıllarımın başında okudum...O günden beri, örneğin, bir gece yarısı, radyoda bir caz sanatçısının "yırtılan ipek sesiyle" söylediği bir "blues" eşliğinde ülkeme dair bir "panoramik görüntü" getirmek istesem gözümün önüne, Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan sevdiğim bölümleri yeniden okumak isterim. Galip Usta'nın, Adviye Hanım'ın, Ahmet Onbaşı'nın, Baskıcı Ömer'in, Fuat'ın,Militan Halil'in, Gangster Hasan'ın, Kerim'in, Garson Mustafa'nın, Aşçıbaşı Mahmut'un, Doktor Faik'in, Nuri Cemil'in; Sovyet direnişcisi Tanya'nın, sonra Gabriel Peri'nin  sergüzeşt-i hayatlarını Nazım'ın dizelerinden yeniden yeniden okumak eşi bulunmaz bir okuma şöleni değil de nedir?

"Gülden güzel kokan Arnavutköy çileği

ve asma yaprağına sarılı barbunya ızgarasıyla gelir

                                   Haydarpaşa garının büfesine bahar."

Gar'dan saat on dokuzda kalkan Anadolu sürat katarı acaba nasıl koşardı ayın altında geceyi  yırtarak:

"Bembeyaz bir gece geçiyordu mavi camların dışından.

Ay vardı, deniz vardı dışarda

dışarda bir bahtiyarlıktı ayın altındaki toprak."

 

Sonra gün ağarırkenki bozkır manzarası:

"Her seferinde zaten

güneş batarken ve doğarken

gelirler bozkırın üstüne

başka dünyalar gibi bulutlar..."

Sonrası Ankara...Ankara Garı'na baharın gelişi Haydarpaşa Garı'na baharın gelişinden farklıdır:

"Ankara Garı'na bahar:

İstasyon polisinde artan gizli bir telâş,

              üçüncü mevki bekleme salonunda köylü yapı işçileriyle

ve büfesinde göbekli bir marula benzeyen İstanbul hasretiyle gelir."

Buna benzer bir okuma şölenini, Nazım'ın Kuvayı Milliye Destanı'nda, saat 03:30'da Halimur-Ayvalı hattı üzerinde siperdeki bir manga askerin tek tek  anlatıldığı bölümü okurken yaşamıştım...Değişik duyarlık anlarıma karşılık gelen şiirleri yeniden yeniden okumak benim için güzel bir alışkanlık sayılır.

 

Hüzün ki en çok yakışandır bize

Hilmi Yavuz'un bu güzel dizesi Bedrettin Üzerine Şiirler'in, sunu bölümünde, nâzım hikmet üzerine olan 10. bölümde geçer:

"hüzün ki en çok yakışandır bize

belki de en çok anladığımız"

Hilmi Yavuz'un bu dizeleri içimde çoğalan dizelerdendir; her okuyuşumda "şiir okuma serüvenim"e bir güzellik, bir zenginlik katar...

"Hüzün" denilince, bu dizelerle birlikte Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun kendi iç dünyamla bütünleştirdiğim"hüzün geldi baş köşeye oturdu" dizesini nasıl unuturum...Ne zaman bir arkadaş ölümüyle yüzleşsem; depremlerin, yangınların, onulmaz acıların içinden geçsem Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bu dizesini anımsarım. Sonraları bu dizenin yanına A.Kadir'in "mutlu olmak varken" dizesi de katıldı...Bu dizeler, görünürde "gelecekteki güzel günler"den söz etmese de, ben yine de bu dizelerde  kendimce gelecekteki güzel günlere dair bir umut ışığı, bir iyimserlik belirtisi bulmak isterim.

Bu paragrafı yazarken Erendiz Atasü'nün "hüzün" adlı bir öyküsünü anımsadım...Öykü, 1980'li yılların ortalarında çıkan "Düşün" dergisinde yayımlanmıştı. O zamanlar Ankara'da öğrenciydim. Düşün dergisi, Varlıkdergisiyle birlikte sürekli okuduğum dergilerdendi. Arşivimden Düşün dergisinin o sayısını bulup çıkardım: sayı 7, Ekim'84. 250 lira. Erendiz Atasü'nün öyküsü 70. sayfada yer almış. Öykü , "hüzün" duygusunun bir kadının iç dünyasında nasıl çoğaldığını ve derinleştiğini anlatıyor...Bir kadının, kendisiyle, çoğunlukla geriye dönük zamanlar üzerine konuşması tarzında kurgulanmış öykü. O günlerde, öyküyü okurken elimdeki kurşun kalemle şu iki paragrafın altını çizmişim:

"Geçmişi ve seni özlüyorum."hayat hep ileriye doğru yürünen bir yoldur, geriye bakarsan tökezlersin." diyen ben geçmişi özlüyorum. Hem de nasıl...Geri dönülmezliğini bile...

Yaşamımda ne var ki anılardan başka...Gelecek belirsiz ve bulanık. Şimdiyse, zavallı döşenmiş, iyi ısınmayan küçük bir apartman dairesi ve yalnızlık. Soğuk ve sevimsiz."

Bir başka "hüznü" anlatmak için aktarmakta yarar var: Yine Ankara'da öğrenciyken Zafer Çarşısı'ndan aldığım Nazım Hikmet'in "Sonuna Kadar Kavga" (Şiirler-7, Bilgi Yayınevi) kitabının ilk sayfasına el yazımla bakın neler yazmışım:

"Tanrım, bir kitabı korkarak satın almak ne kötü bir duygu, ne buruk bir duygu..." 

Bir üniversite öğrencisinin kitabevinden korka korka kitap aldığı, bin bir arama noktasından geçip, kampüs içerisinde kalmakta olduğu yurda geldiği ve aldığı kitabı nerede saklayacağını bilemediği  bir dönem "hüzünlü bir dönem" değil de nedir?

Bu hüzne , belki ilgisiz gibi gelebilir ama, bir başka hüznü de eklemek isterim: Üniversite öncesi ortaokul ve lise yıllarımdaki Türkçe ve edebiyat öğretmenlerime saygısızlık etmek istemem, aksine onlara her zaman şükranlarımı sunmak isterim ama o günlerdeki okul yıllarından şiire dair Tevfik Fikret'in, Ahmet Haşim'in, Yahya Kemal'in, kimi şiirlerinden başka ne yazık ki pek fazla bir şey kalmadı! Şiir kitapları ise o yıllarda öğrencilerin dünyasında belki de hiç yer etmedi. Dönem ödevi olarak verilen "roman özetleri" de olmasa ders kitaplarının dışında neredeyse hiç kitap yüzü görülmeyecekti...Bu tıpkı, orta okul ve lisede tam altı yıl yabancı dil dersi okuyup da bir yabancıyla tek kelime konuşamamak gibi birşeydi. Sevgili Aziz Nesin'in bu saçmalıktan ısrarla yakındığını daha dün gibi anımsıyorum. Halbuki böyle mi olmalıydı?

 

Çok yazık bir yıldız bölünür mü bin parçaya

1970'li yılların toplumcu-gerçekçi şiirini 80'li yılların başlarında okumuş birisi için Arkadaş Z. Özger'in bu dizesinden daha iyi bir "ara başlık" olur muydu acaba? Sevdadır adlı toplu şiirlerinin, onun şiiri üzerine yazılarla zenginleştirilerek yeniden yayımlandığı bu günlerde onun dizelerini anımsamak benim için bir başka mutluluk kaynağıdır. Şu dizeler, onun ünlü "sevdadır" şiirinden:

"Göğü kucaklayıp getirdim sana

kokla

açılırsın"

Hayata veda ettiğinde (1973) henüz 25 yaşındaydı...12 Mart öncesinde Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin polis tarafından basılması sırasında başına aldığı darbeler sonrasında beyin kanamasından öldü. 5 Mayıs sabahı sokakta ölü olarak bulundu. Morgda sahipsiz ölüler arasında bekletilirken ailesi tarafından tanındı ve 9 Mayıs 1973 günü toprağa verildi.(Mehmet H. Doğan, Yüzyılın Türk Şiiri)

Kan ve gözyaşına boğulmaya doğru dolu dizgin gidilmekte olduğu günlerde  "Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası" (Soyut, 1967) adlı şiiriyle kısacık şiir serüvenine başlayan Arkadaş Z. Özger, yaşadığı özverili günlerin hatırına

"Gövdem gövdene can olsun"

dizesini bizlere armağan eden şairin adıdır...

1970'li yıların toplumcu gerçekçi şiirine yönelik kimi düşüncelerimi Şiir Odası'nda belirtmiştim (Şiir Odası, Kasım 2000, sayı 11).  Yinelemek gerekirse:

1970'li yıllarda yazılan toplumcu-gerçekçi şiirlere yönelik bugünün perspektifinden bakarak çeşitli eleştiriler getirilmiştir. Bu eleştirilerde genellikle şu saptamalar öne çıkmıştır:

-         slogancı

-         estetikten yoksun

-         görev şiiri

-         biçim eski, yeni şeyler bu eski biçimle söylenemez

-         kaba saba

Bu listeyi böylece uzatmak mümkün. Elbette ki 1970'li yıllarda yalnızca toplumcu-gerçekçi şiirler yazılmadı. Değişik biçim ve içerikle pek çok farklı şiir de boy verdi bu dönemde. Bu bakımdan 1970'li yıllardan 1980'li yılların başıma kadar yazılan şiirleri bir potada eritmek akıl işi değil.

Kendi şiir okuma perspektifimden 1970'li yılların toplumcu-gerçekçi şiiri üzerine şu satır başlıklarını rahatlıkla yazabilirim:

-         bayrak olup dalgalanan şiirlerdi

-         hayatı karşılayan şiirlerdi

-         lirikti

-         hayatın içindeydi, yaşamda bir karşılığı vardı

Şiirde "sosyolojik okuma" diyebileceğim okuma biçimine yakın değilim. Zorunlu olmadıkça, sosyo-ekonomik yapısıyla okuduğum şiiri doğrudan ilişkilendirmiyorum. (Bazıları, şiir okumalarını, değil "sosyo-ekonomik" yapıyla ilişkilendirmeyi, şairin "ruhsal" durumundan yola çıkıp "psikanaliz"in derinlikleriyle bile ilişkilendirebiliyorlar!) Bu okuma tarzım 1970'li yılların toplumcu-gerçekçi şiirini okurken de geçerli... Şiir çözümleyicisi olmadığım için, şiirleri kendi algı perspektifimden, "sosyolojik" sınırlamalardan  uzak, olabildiğince özgür bir  okuma isteğiyle okuyorum.

Ne zaman bir dosta gitsem,

Evde yoklar.

 "Hesap İşi Şiirler"in şairi Metin Altıok bu dizeleri, Kendinin Avcısı'nda (1979), "delik deşik bir yürek"le yazmış. Her ne kadar Edip Cansever, "Tek sesli Şiirden Çok Sesli Şiire" adlı yazısında "Mısra işlevini yitirdi; şiiri şiir yapan birim olarak yürürlükten kalktı" ; Cemal Süreya "Folklor Şiire Düşman"da "Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı" dese de ben şiirde kelimelerden çok beni alıp götüren, önüme adeta yeni dünyalar açan dizelerin tutkunuyum...Edip Cansever'in, Turgut Uyar'ın, Cemal Süreya'yının, Oktay Rifat'ın, Melih Cevdet Anday'ın, İlhan Berk'in, Metin Altıok'un, Gülten Akın'ın, Can Yücel'in... olağanüstü dizelerini zaman içerisinde okudukça "keşfetme"nin coşkusu, 1980'ler boyunca beni yepyeni bir  şiir okuma tarzıyla buluşturdu... Olağanüstü dizeler arasındaki derin etkileşimin ayırdına varmak, belki de yıllar süren bir dostluğun mutluluğunu duyumsamak benim hayatıma eşsiz güzellikler, incelikler kattı. Metin Altıok'un   "delik deşik bir yürek"le yazdığı dizelerin yanına Edip Cansever'in

"Hiç bir şey yalnız kalmıyor

İnsandan başka dünyada"

dizelerini eklemek insanın şiir dünyasına, duyarlıklarına yeni açılımlar katmaz mı hiç? Hem sonra örneğin soğuk bir kış gününde tüm bu şairleri Niyazi Akıncıoğlu'nun selamıyla selamlamanın insanın içini ısıtan sıcaklığını duyumsamak az şey midir:

            "Selamın geçiyor besbelli,

            Yeşerdi telgraf direkleri"

Sözünü ettiğim tüm bu duyarlıklar, incelikler, "dünyayı sırtında taşımalar", aydınlıklar, şairanelikler, derin hüzünler adına,  bugüne değin okuduğum şiirler içerisinden  bir sözcü seçmek istesem Metin Altıok'un"uyarılar" adlı şiirini seçerim...Metin Altıok bu şiiri sanki aşkı, şiiri, insanı "olası" tüm tehlikelerden "korumak" için yazmış:

"1.       İnsan dediğin saçaktaki

Güvercinin farkında olacak

E bir çiçek açacak kendince.

Bu aşk var ya bu aşk;

 

Dikkat!

Yangında ilk kurtarılacak.

 

2.         Sevmeye başlayınca birini

Kendimi yıkıp yeniden kurarım

Çünkü

Bu yeni bir aşktır

Ve temeldeki yerini mutlaka alacaktır.

 

Yabancılar için inşaata girmak

Tehlikeli ve yasaktır.

 

3.         Bir akşam tek başınıza

Bir otele giderseniz

İçinizde yaralı bir aşkla,

Ucuz bir otele ama temiz;

 

Kıymetli eşyalarınızı

Müdüriyete teslim ediniz."

***

Karanfil kokulu çay eşliğinde şiirin büyülü dünyasına yaptığım bu yolculukta bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Umarım  kiraz ağaçlarının çiçek açtığı bir öğle üzeri küçük bir çay bahçesinde bir başka "şiire yolculuk"ta yine birlikte oluruz.

"Umut kaçınılmaz gerçektir çünkü

biri Asya'da biterken sözgelişi, Şili'de öbürkü başlar" (Turgut Uyar)

Umudun her dönemde sözcüleri var, öyle değil mi?

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam22
Toplam Ziyaret42286
Saat