• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Takvim

Gâvurun Topuna da Maşallah, Müslümanın Topuna da Maşallah

Kavram-Karmaşa: Sayı 23

"Sevdadır: Arkadaş Z. Özger"

Arkadaş Z. Özger'in şiiri bağlamında toplumcu gerçekçi şiirler üzerine yazılar...yorumlar...

Bu sayıda kültür-sanat-edebiyat yayıncılığında "tekelleşme olgusu" üzerine alaycı bir yazı yazdım:

 

Gâvurun Topuna da Maşallah, Müslümanın Topuna da Maşallah

                1.

Yakın geçmişe kadar holdinglerin (şimdilerde "büyük sermaye" diye anılıyorlar) ve bankaların yayıncılıkla ilgisi kimi zaman prestij, kimi zaman da  hatır için yayınevlerine destek olmaktan (şimdilerde bu tutum "sponsorluk" olarak adlandırılıyor), belli başlı süreli yayınlara ilan-reklam vermekten öteye pek geçmezdi. Gerçi bankalar, öteden beri "kültür hizmetleri" kapsamında  çoğu zaman pahalı "prestij kitapları", bazan da popüler kültür kitapları yayımlarlardı; ama bu yayınlar ya ilgili bankanın bazı şubelerinde ya da  metropollerdeki büyük kitabevlerinde bulunabilirdi ancak.

Ders kitaplarını, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarının yayımladıkları kitapları bir yana bırakırsak, şöyle bir on yıl öncesine kadar Türkiye'de yayımlanan kitap çeşitliliğinin hiç de tatminkar bir düzeyde olmadığını konuyla ilgili herkes bilir. Bugünse hemen her alanda pek çok kitap ve dergi yayımlanıyor. Bu yayın çeşitliliğine şöyle kuşbakışı baktığımızda çeviri kitap ve dergilerin telif olanlar üzerinde ezici bir çoğunluk sağladığını görürüz. Öyle ki bugün artık büyük yayın kuruluşları (daha doğrusu, akla gelebilecek pek çok alanla birlikte yayıncılık alanında da faaliyet gösteren büyük sermaye kuruluşları) hemen her sektörle ilgili dünyaca ünlü dergilerin yayın haklarını alıp bunları neredeyse tıpkıbasım olarak Türkçede yayımlıyorlar. Son 10-15 yıldır pek çok yayınevi adeta fabrikasyon usulüyle çeviri kitaplar yayımlıyor.

Tüm bu nicel birikimler "büyük sermaye" için artık bir "değer" ifade edecek yoğunluğa ulaşmış olmalı ki daha önceleri "yayıncılık" faaliyetiyle pek birlikte telaffuz edilmeyen, "pazar payı", "hedef kitle", "yayıncılık sektörü" (ya da kısaca "sektör"), "dağıtım ağı", "arz-talep ilişkisi", "tekelleşme", "korsan"( başka pek çok ürünün  taklidi (imitasyonu) hangi amaçla üretiliyorsa kitabın korsan baskısı da elbette ki aynı amaçla yapılıyor) , "reklam", "promosyon", "sponsorluk" vb. gibi "anahtar sözcükler" artık bu "faaliyet alanı" ile birlikte daha sık anılır oldu. Son yıllarda ortaya çıkan bu başkalaşım, kelimenin tam anlamıyla "yayıncılığın sektörleşmesi" (kapitalist üretim ilişkisi içerisindeki yerini alması) sürecine karşılık gelmektedir.

Diğer tüm "endüstriyel ürünler" gibi "kitap" da hiç kuşkusuz benzer üretim ve üretim sonrası dağıtım ("tüketim") süreçlerine tabidir. Ülkemizdeki çarpık kapitalist üretim ilişkileri, ne yazık ki, pek çok üründe olduğu gibi "kitap"ta da sağlıklı bir üretim ve kullanım biçimine el vermiyor. Daha önce pek çok kez tanık olduğumuz üzere, ülkemizde boy gösteren "büyük sermaye" baktığı her şeyi paraya çevirmekten başka bir şey düşünmüyor. Bu uğurda, akla gelen gelmeyen  her türlü çılgınlığı deniyor. Bir dönem gazetelerin promosyon çılgınlığına yakalandığı günleri şöyle bir anımsayalım: Gazete bayileri neredeyse züccaciye dükkanlarına dönmüştü. Daha önce de, "gazete okurları"nın, dağıtım şirketlerinin bölge müdürlükleri önünde kupon karşılığı ansiklopedi alabilmek için uzun kuyruklar oluşturduğuna tanık olmamış mıydık?  Yakın geçmişteki (umarım geçmiştir!) o dönemde, son teknolojik yeniliklerle donatılmış "matbaa tesislerinde" basılan gazetelerin verdiği renkli kuponların gerisinde, devasa fabrikalarda günde üç vardiya çalışılarak üretilen tabak, çanak, bardak, beyaz eşya, kasetçalar, televizyon vb. bilumum "endüstriyel ürün" ün "pazar payı" kapma yarışı vardı. Adına "-serbest-rekabet" denilen hengâmede "gazete", bu sözcüğe yüklenen haber vermek, güvenilirlik, saygınlık, düşünce ve ifade özgürlüğünün simgesi olmak gibi   tüm olumlu anlam ve değerle birlikte  adeta buharlaşıp uçuyordu. Kuponunu kesip, gazeteyi yarı parasına bayie iade eden "gazete okurları" hiç de az değildi. "Gazete aslında haber değil, reklam yeri satan bir iletişim aracıdır" diyen okumuş yazmış pazarlama uzmanları türemişti. Özel televizyon şirketlerinin kural tanımazlığı, aceleciliği, amaç dışı faaliyetlerdeki mahareti gibi tutumların gerisinde de hep ülkemizdeki çarpık kapitalist üretim ilişkileri vardır. Yoksa piyasadaki onca bayağılığı, İMÇ'de bir gecede imâl edilen pop starları, daha önceki birbirinden beter arabesk müzik kasetlerini, vıcık vıcık görsel ve yazılı magazin alemini nasıl açıklayabiliriz?  

Özetle, Türkiye'de "büyük sermaye" yayıncılık sektörüne ne yazık ki filin züccaciye mağazasına girişi gibi girdi. Bir gecede büyük gazeteler, TV istasyonları, yayınevleri "imâl edildi". Bu hızlı ve rasyonel olmayan çıkışın bir de aynı şiddette düşüşü olması kaçınılmazdı...Öyle de oldu! "Büyük sermaye" için böylesi düşüşlerin pek önemi yoktu. Nasıl olsa bu kapı olmazsa öteki kapı olurdu. Yayıncılıkta ısrar edip, uzun erimli plan-program yapmak yerine, "sermayenin rasyonel kullanımı"  gereği tasını tarağını toplayıp başka kapıya gitmek daha akıllıca değil miydi? Dünyadaki büyük yayın kuruluşlarına özenip bir gecede "onlar gibi" olunamayacağını anlamak için ille de ölçüsüz maceralar yaşamak mı gerekir? Bizim "büyük sermaye"nin örnek aldığı büyük yayın kuruluşlarının gerisinde en az 100 yıllık bir birikim var. Kendi ölçeklerimiz çerçevesinde böyle köklü ve büyük yayınevleri bizim ülkemizde de var. Öteden beri yayıncılık dünyasının içinde yer alan böylesi yayınevlerinin daha da gelişip büyüyerek "yayıncılık"ı tatminkâr bir "sektör" haline getirmeleri ve bu verimli iklimde ilkeli ve nitelikli yeni yeni yayınevlerinin gelişmesine ortam hazırlamaları elbette ki sevindiricidir.

2.

Elbette "kitap" da diğer ürünler gibi "endüstriyel bir üründür"; her ürün gibi üretim ve kullanım değerine sahiptir. Kitabın ve benzeri ürünlerin (örneğin süreli yayınlar) yayın öncesi hazırlıklardan yayımlanışına, dağıtımından tanıtımına tüm aşamalarında bir olgunluk, profesyonellik, en üst düzeyde teknoloji kullanımı, yayıncılığın "sektörleşmesi" için gereklidir. Bir yandan Nâzım'ın Orhan Selim imzasıyla 1935 yılında yazdığı bir  gazete yazısını Kitap-lık dergisinin sayfalarına gönül rahatlığıyla, "yorumsuz olarak"  aktarırken, ve bu yazıyı  daha sonra derginin "çok satan, kitap mı, yazar mı?" konulu bir oturumun açılış argümanı yaparken, öte yandan, 1935 yılının üzerinden çok sular aktığını, ülkemizde azgınlığı artık ayyuka çıkmış çarpık kapitalist üretim ilişkilerinin, yeterli yoğunluk oluştuğunda, "gönül işi" falan dinlemeyip,  yayıncılık sektörünü de girdabı içerisine alacağını -küçük puntolarla dizilmiş kısa bir dip not bile olsa- okura anımsatmak gerekmez mi? Tipik bir yaklaşımı sergilemesi dolayısıyla Nâzım'ın o gazete yazısının kimi bölümlerini izninizle Kitap-lık dergisinden buraya aktarmak isterim:

 "... Kitap okunmasını çoğaltmak için vakit geçirmeksizin başvurulacak yollar yok değildir... bugünkü alışveriş sistemi içinde, kitap da tıpkı kundura, kumaş ve diş macunu gibi bir maldır. Kunduracı, kumaşçı ve diş macuncusu nasıl malın sürümü için reklam yapıyorsa kitapçı da her çıkardığı kitap için, en aşağı, bir tıraş bıçağı satışında yapılan kadar reklam yapacaktır... Sonra, mal satışı her şeyden önce bir organizasyon, bir alıcı ve pazar yerleri bulma işidir. Mal alıcının ayağına götürülür, alıcı malın ayağına gelmez...Kitabı gazete gibi her yerde sattırmalı. Bu yazımı okuyanlar arasında, bugün kitabı diş macunu, kundura çeşidinden bir mal gördüğüm için belki kızanlar olacaktır...Ne yapalım, olanı olduğu gibi görmek, gerektir..."

                Nâzım, günümüz Türkiye'sinin azgınlaşmış çarpık kapitalist üretim ilişkileri içerisinde, yazısında örnek gösterdiği kundura, kumaş, diş macunu, tıraş bıçağı ve daha akla hayale gelmedik envai çeşit emtianın,  günümüzde "büyük" gazetelerin yanında promosyon olarak verildiğini -iyi ki- görmedi. Gazeteler, bir dönem, adeta bu çeşit malların seri üretimi için bir pazarlama aracı oldu... Nâzım'ın 1935'te yazdığı gazete yazısını aynı mantıkla bir başkası günümüz gerçeklerine uyarlasa örneğin şunları  yazmak zorunda kalabilir: "Bugün, gazetenin işi haber vermek değildir. Gazete  kundura, kumaş, diş macunu, tıraş bıçağı, ev, arsa, beyaz eşya, otomobil uçak vb. ürünlerin pazarlama aracıdır. Gazete gerçekte haber satmaz, reklam yeri satar. Haber, gazetede, reklam yerinin değerini artırmaya yarayan bir figürdür. Bu yazımı okuyanlar arasında, bugün  gazeteyi basit bir pazarlama enstrümanı olarak değerlendirdiğim için belki bana kızanlar olacaktır...Ne yapalım, olanı, olduğu gibi göstermek gerekir..." Bu arada, bir başka gazete yazısında (Bertold Brecht'in 1932 yılında bir Alman gazetesine yazdığı yazıda)  yer alan şu cümleyi okumanın sanırım tam sırası:"Kitap ve gazete basan kurumlar ise, iflâs etmemek için, gerçek anlamda okumayı bilmeyenlere, yalnızca onlara seslenmektedir."

                Baktığı her şeyi paraya dönüştürmek gibi kötü bir alışkanlığı olan "büyük sermaye", hiç kuşkunuz olmasın, yeri ve zamanı gelince, gazete gibi kitabı da kitaplıktan çıkaracaktır! Bu sürecin ilk adımı kitabın okunmasından çok satılmasıyla ilgilenilir olunmasıdır. Tüm göstergeler, endüstriyel bir ürün olarak kitabın maliyet ve satış verilerine göre biçimlenmekte; tüm mekanizmalar,  piyasaya sürülen  kitabın nasıl daha çok okunacağı üzerine değil, nasıl daha çok satılacağı üzerine "dizayn edilmektedir". "Büyük sermaye"nin kitap tüketiminden anladığı şey, kitabın okunması değil, satın alınmasıdır. Bugün pek çok ev, okunmamış ama satın alınmak suretiyle tüketilmiş çok sayıda kitapla doludur. Elbette ki her satın alınan kitabın alındığı anda okunması gerekmez; ama, zaman bulamamaktan, gündelik işlerden, araya başka şeylerin girmesinden  dolayı belki de hiç okunamayacak kitapların her geçen gün artması ve "çaktırmadan" evlerin duvarlarına tırmanması da doğrusu ilginç bir paradoks, öyle değil mi? Varlık dergisinin (Sayı 1133, Şubat 2002) "Büyük Sermaye" ve Kitap konulu soruşturmasını Bilgi Yayınevi adına yanıtlayan Mahmut Gölgeli, "büyük sermaye"nin, sektörel bir faaliyet olarak yayıncılık yapmak yerine, ülkemizde kitap okuma oranının artırılmasına yönelik etkinliklerle yoluyla da kültür hayatımıza hizmet edebileceğini belirterek şunları yazdı: "Büyük sermaye grupları, kültürümüze katkıda bulunmak istiyorlarsa, yurdun değişik yerlerine kütüphane kursunlar; buraları, piyasadan kitap satın alarak donatsınlar ve okura sunsunlar. Kitabevi olmayan il ve ilçelerimiz var. Yerel yönetimlere destek olarak, kitabevi açılmasını sağlasınlar. Hapishane ve hastanelerde kitap bulunmuyor. Kütüphane kurarak reklamlarını buralarda yapsınlar ki, azgelişmişlik çemberini kıralım. Yaptıklarının önünde saygıyla eğilelim." Kimi köklü "büyük sermaye" kuruluşlarının ve bankaların, Mahmut Göleli'nin belirttiği türden  halka dönük kütüphane ve okuma salonları değil ama, içerisinde çok değerli yapıtların bulunduğu "prestij kütüphaneleri" açmış olduğunu belirtmekte yarar var.

                Kullanıma sunulan her ürün hiç kuşkusuz kullanıldıkça hayatta bir karşılık bulur; bir takım yeni alışkanlıkların doğmasına, kimi eski alışkanlıkların da terk edilmesine yol açar. Örneğin tıraş bıçağının düzenli olarak kullanılması sakal bırakma alışkanlığının giderek terk edilmesine yol açar; diş macunu düzenli olarak kullanılırsa "parlak ve sağlıklı dişler" dönemi başlar. En genel anlamıyla "yazı" da insanın bilincine hitap eder ve Walter J. Ong'un sözün teknolojileşmesi bağlamında belirttiği gibi "bilincin yapısını değiştirir". Bu nedenledir ki "yazı", gündelik yaşamda kullandığımız pek çok ürüne yönelik bakışımızı, kullanım biçimimizi, algılayış tarzımızı doğrudan etkiler ve değiştirir. Rakı nasıl içildiğinde şişede durduğu gibi durmuyorsa kitap da okunduğunda kitabevi rafında durduğu gibi durmuyor. Kitabın değerini ve "maliyet unsurlarını" ille de ve sadece basım tekniğinde, işçilikte, kâğıt fiyatlarında, mürekkepte, dağıtım ağı ve reklam giderlerinde vb. aramak yersizdir. Kitabın değeri bilincin yapısını değiştirme gücündedir. Bu da ancak, bir endüstriyel ürün olarak üretilip pazara sunulan kitabın okunmasıyla olur, satılmasıyla değil! Örneğin korsan baskıları yapılıp adeta ayak altında onca "değerli" (içeriği bakımından değerli) kitabın hiçbirinde, okunduğunda korsan yayıncılığı haklı gösteren satır yoktur; aksine tüm bu değerli kitaplar emeğin gaspına karşı çıkmayı içeren bir bilinci taşırlar sayfalarında. Şu halde, "satın alınan" bu korsan kitapların yaygın bir biçimde okunması durumunda okuyucuda korsan yayıncılığa karşı bir bilinç oluşması beklenir. Oysa böyle olmuyor; korsan kitap gün geçtikçe daha çok satılıyor ve bir süre sonra da evin görüntüsünü bozduğu ve "kalabalık yaptığı" için, "zaten çok ucuza alınmıştı" denilip, doğru çöp tenekesini boyluyor! Satılıp da okunmayan kitap sayısı arttıkça bu durum her türlü kitabın başına gelebilir.

                3.

"Sektör"ün doğasına kuşbakışı baktıktan sonra,  yayıncılık dünyasında yaşanan "dalgalanmaların" sonuçlarına birkaç örnekle de olsa şöyle bir değinmekte yarar var. Aşağıda sunacağım örnekler, yazıma başlık yaptığım halk deyişinin "yayıncılık sektörü"ne uyarlanmasından başka bir şey değil: Gâvurun Topuna da Maşallah, Müslümanın Topuna da Maşallah. (Benzer anlamlara gelen halk deyişlerine hemen her dil ve kültürde rastlanıyor oluşu ve bu deyişleri besleyen davranış kalıplarına dair dünyanın değişik yerlerinden verilebilecek renkli örnekler elbette ki başlı başına  bir başka yazının konusu !)

                Varlık, Adam Sanat, Defter (artık yok!) , Toplum ve Bilim gibi Kitap-lık dergisi de sürekli okuduğum dergilerden. Kitap-lık'ın "Yapı Kredi Kültür Sanat yayıncılık" imzasıyla yayımlanan sunuş yazılarında öyle satırlar okuyorum ki okuduklarım bana hemen yazıma başlık yaptığım deyişi anımsatıyor. İşte örnekler:

                a) Derginin Kış 1999 döneminde yayımlanan 35. Sayısının sunuş yazısında şu satırlar okunuyordu: "...Yahya Kemal'e eleştiriler getiren Mîna Urgan'ın güzelim anı kitabının yayımlanmasına içerleyen kimi okurlar 40. Ölüm yıldönümünde Yahya Kemâl'i ele alış biçimimiz karşısında geri adım attılar: Sergisiyle kataloğuyla, konserleri, televizyon programlarıyla YKKSY soy şairimizi yoğun biçimde yeniden gündeme taşımakla yetinmedi, şairin müzesinin onarımını da üstlendi. Biz hem Yahya Kemal'in, hem Mîna Urgan'ın yapıtını korumaktan, öne çıkarmaktan yana bir yaklaşım içindeyiz....Bu nedenle de, farklı perspektiflere sahip danışmanlar ile çalışıyoruz: Murat Belge ve İsmail Kara, Aydın Gün ve Ahmet Özhan'ın yanyana geldiği bir kuruluş YKKSY." Bir kitabevinde ya da bir kütüphanede her türlü kitap bulunabilir, ama tüm bu kitapları aynı yayınevinin yayımlaması gerekmez, öyle değil mi? Hem sonra, bu ve benzeri tavırlar, "çalışkanlık" ve "heves" boyutlarını aşıp,  sonuçta "kültürel yayılmacılık" ya da "kültürel hegemonya" histerisine dönüşmez mi? Mîna Urgan anılarında Yahya Kemal hakkında, şairi sevenler için gerçekten "incitici" satırlar yazmıştı. YKKSY, bu satırları içeren anıları yayımlamakta bir sakınca görmediğine göre, Yahya Kemal'i sevenlerin bu satırlardan "incinebileceğinin"  öngörülmüş olması ya da bu olasılığın da göz önüne alınarak Mîna Urgan'ın anılarını yayımlanması gerekmez miydi? Eğer böyleyse, "Mîna Urgan'ın anı kitabının yayımlanmasına içerleyen kimi okurların geri adım atmaları" da ne demek oluyor? Bir yanda Mîna Urgan'ın "güzelim" anı kitabı, öte yanda "soy şairimiz" Yahya Kemal...Özetle: Gâvurun Topuna da Maşallah, Müslümanın Topuna da Maşallah.

                b) Benzer bir durum, YKKSY'nin yayımladığı dergilerin  (Kitap-lık, Sanat Dünyamız, Cogito)  "Bizans" ve "Osmanlılar"ı ela alan  özel sayılarında da görüldü.  Farklı uygarlıkları ele alan yayınların bir yayınevi tarafından yayımlanması elbette ki yadırgatıcı değil; itici olan şey, "prestij" bakımından "hedef kitle"yi genişletip, "pazar payı"nı artırmak adına, farklı okur kesimlerine hitap etmek kaygısıyla, "Gâvurun Topuna da Maşallah, Müslümanın Topuna da Maşallah" demek!

                c) Okur tepkilerinin ya da değişik kaynaklardan gelen tepkilerin "dengelenemediği" durumlar da oldu. Örneğin Gülsüm Cengiz'in "Ayşe'nin Günleri" adlı çocuk kitabı YKKSY'nin Doğan Kardeş dizisinden yayımlandıktan sonra, Ayşe'nin sınıfındaki  yahudi çocukların anlatıldığı birkaç sayfa bahane edilerek kitap üzerine bir karalama kampanyası başlatıldı. Yayınevi yöneticilerine göre Gülsüm Cengiz'in bu kitabı "çocuk kitapları sektörü"nde pek gelecek vaadetmemiş olsa gerek ki, bu tepkiler üzerine, YKY, kitabı piyasadan bizzat kendisi topladı! "Pire için yorgan yakılmaz" savsözü sanırım bu gibi durumlar için söylenmiş!  Gülsüm Cengiz'in bu kitabı daha sonra Evrensel Yayınlarınca yayımladı.  Almanca'ya da çevrilen kitap,  Almanya, Avusturya ve İsviçre'de okur önüne çıktı. Bugün Yapı Kredi Doğan Kardeş, son derece profesyonel bir çalışmayla Türkiye'de Harry Potter serisini yayımlıyor. Dünyaca ünlü bu çocuk kitabının ilk cildini Dost Kitabevi yayımlamıştı ve baskı adedi sadece on bin idi. Daha sonra YKY, kitabın yayımını üstlendi ve her cildi ilk etapta ellişer bin adet bastı. YKY'nin bu projesi gerçekten de başarılı bir yayıncılık örneği. Bir yayımcılık projesinde olması gereken tüm incelikler ürüne yansımış. "Daha önce bir başka yayınevinin yayımladığı fakat satamadığı bir kitap vardı elimizde" (Serhat Baysan. Çok satan, kitap mı, yazar mı?" konulu oturumdan. ) denilerek, projenin "zorlukları" ve "dezavantajları" da ayrıca vurgulanmış! Gülsüm Cengiz'in adı sanı pek bilinmeyen çocuk kitabını yayınevi yerli-yersiz tepkiler üzerine, satranç oyununda bir piyonu "feda eder gibi", sessiz sedasız piyasadan toplamıştı. Şu anda başarıyla yayımladığı dünyaca ünlü çocuk kitabındaysa çocuklar büyüye, sihire özendirilip yalancı bir dünyanın atmosferine davet ediliyor. İster misiniz Gülsüm Cengiz'in kitabının başına gelenler bu kitabın da başına gelsin! Kitap hakkında yerli-yersiz tepkiler ayyuka çıksın ve yayınevi yine "pire için yorgan yakılmaz" deyip Türkiye'nin en ücra köşesine kadar ulaştırılmış olan bu ciltleri sessiz sedasız toplasın! Bu kez söz konusu olan pire değil deve olduğu için böyle bir durumda her halde yayınevi yeri göğü inletir, düşünce özgürlüğü adına, bu tarz "yerli-yersiz tepkilere, kuru gürültülere pabuç bırakmayacaklarını" dosta düşmana ilan ederdi.

                d) Bir başka örnek  kendisini Kitap-lık'ın  Eylül-Ekim 2001 dönemine ait 49. sayısında "YKY'den Mektup" başlığıyla yayımlanan  sunuş yazısında gösterdi. Yayıncılığın ülkemizdeki durumu ile  ilgili bölümde şu satırları okuduk: "Türkiye'de yayıncılığa, daha çok kitabevi sahiplerinin (Remzi, İnkılap ve Aka [Dergide İnkilâp ve Aka olarak geçiyor, İ.B.], Bilgi, vb.) ve yazarların (Yaşar Nabi'den Memet Fuat'a ve sonrasına) "heves" ettikleri göze çarpacaktır. Sınırlı sermaye gücü ile kitap dünyasının çarklarını döndürmeye çalışmış, saygınlığı ve amatörlüğü tartışılmaz büyük çabalardır bunlar; sonuçta, pek azı ayakta kalabilmiştir: Koskoca Varlık Yayınları'nın neden göçmüş olduğunu incelemeden, yol alamayız." Gerek dergi gerekse kitap yayınlarını sürdürmekte olan Varlık yayınevinin yöneticisi olarak Filiz Nayır Deniztekin Kitap-lık'ın bir sonraki sayısında "Okur Mektupları" bölümünde derginin Varlık Yayınları ile ilgili tespiti karşısındaki sitemini belirtti. Göçmek fiilinin, halen faaliyetlerini sürdürmekte olan bir yayınevine yakıştırılmaması gerektiğini, bunun o yayınevinin itibarını ve saygınlığını zedeleyeceğini belirtti. Filiz Nayır Deniztekin, Kitap-lık'ın "YKY'den Mektup" başlığıyla yayımlanan yazıda yer alan ve yayıncılık dünyasıyla uzaktan yakından herhangi bir bağ kurulamayacak olan  "göçmek" gibi, arabesk bir külhanbeylilik edasını yansıtan "yok öyle şey" gibi söylemler karşısında gösterdiği tepkide yerden göğe kadar haklıdır.  YKY'nin  Mektubunda, "koskoca Varlık Yayınları'nın neden göçmüş olduğunu incelemeden, yol alamayız." deniliyor. Türkiye'de yayıncılık serüvenini anlamak için, YKY'nin Mektubundaki söyleme ve cümle yapısına sadık kalarak rahatlıkla şu tarz bir cümle de kurulabilir: "koskoca "büyük sermaye" kuruluşlarının ve bankaların yayıncılığa neden bu derece şiddetle "heves" ettiklerini, neden bir gecede büyük yayınevleri kurulup ve daha sonra da bu yayınevlerinin yine neden bir gecede "göçtüklerini", bu "büyük sermaye" kuruluşlarının "heves" ettikleri yayın organlarında çalışan pek çok gazetecinin, yazarın, düzeltmenin, editörün yine bir gecede nasıl  işsiz kaldıklarını incelemeden, yol alamayız."

                Varlık Yayınları adına Filiz Nayır Deniztekin'in haklı tepkisine benzer bir biçimde, Adam Yayınları adına İnci Asena da  "ortalıkta dolaşan, internet sitelerine geçen, Adam Yayınları'na ve bazı yazarlarına ilişkin söylenti ve haberlere açıklık getirmek" amacıyla bir basın açıklaması yaparak  yayıncılık sektöründeki amacını aşan davranışlara dikkat çekti.

                e) Varlık dergisinin "Büyük Sermaye" ve Kitap konulu soruşturmasını Ayrıntı yayınları adına yanıtlayan Ömer Faruk, yayıncılık sektöründe de faaliyet gösteren "banka sermayesi"ni iğnelemek adına yanıtlarının sonuna bir de "meraklısına sohbet mevzuları" eklemiş. Ömer Faruk'un bu bölümde sergilediği düzeysiz ve sorumsuz   "söyleyiş biçimi"ni bir kenara bırakacak olursak, "meraklısına sohbet mevzuları"nın bir yerinde Ömer Faruk, Brecht'in " banka soymakla banka açmak eşit derecede suçtur" sözünü anıp, Brecht  bu sözüyle ne demek istemişti, diye sormuş. Ömer Faruk'un bu notu bana Brecht'in "Sofokles'in Antigone'si"nin Yapı Kredi Yayınları  arasında yayımlanmasını anımsattı.  Sahi, Brecht, " banka soymakla banka açmak eşit derecede suçtur" derken, ne demek istemişti?

                Kitap-lık'ın Ocak-Şubat 2002 tarihli 51. Sayısında yer alan YKY'den Mektup'ta da belirtildiği gibi Yapı Kredi Yayınları bugüne değin pek çok kitap, dergi yayımladı. Aynı mektupta geçen "sırada daha çok yazar, çok kitap, çok dergi, çok sergi var" ifadesi kitap okurları için elbette ki sevindirici. Ancak, bir yayınevi (YKY), tüm bu yayıncılık çalışmalarını,  "işin kantite kısmı" bakımından başka rakamlarla kıyas kabul etmeyecek derecede net, "kaliteye gelince" "uzun söze ne hacet" derecesinde rakipsiz olarak sunmaya çalıştığında işin tadı biraz kaçıyor. Ayrıca, daha önce başka yayınevleri tarafından yayımlanmış kitaplar, bir başka yayınevi tarafından yeniden yayımlanırken kullandığımız "sunuş dili"ne daha fazla özen göstermemiz gerekmez mi? "O da bizde...bu da bizde...toplu yapıtlarıyla daha başka şu da bizde..." türünden çığırtkanlık o "sunuş dili"nin öznesi olan yazarları üzmez mi? Dostoyevski'nin tüm yapıtlarının -Orhan Pamuk'un önsözü özellikle vurgulanarak- İletişim Yayınları tarafından yayımlanması sırasında kullanılan  "sunuş dili" emeğin değerini bilen bir okur olarak beni hâlâ üzer. İletişim'den önce Dostoyevski Türkçede en yetkin çevirilerle, lâyıkıyla zaten yayımlanmıştı. Şimdi daha önceki bu değerli yayıncılık çabalarının adeta yok sayıp, "Türk okurunu Dostoyevski'yle tanıştırmak" iddiasında bulunan bir "sunuş dili"yle ortaya çıkmak ne derece doğru, ne derece haklı?

                Örnekler çoğaltılabilir...

                4.

Tam da burada Adorno'nun Minima Moralia'daki şu sözlerini anmak isterim: "Kitapların çoktandır kitaba benzemekten çıktığı bir dünyada, gerçek kitap da bir kitap olamaz artık."

En genel anlamıyla "yazı"  insanın bilincine hitap eder ve "bilincin yapısını değiştirir". İsterseniz bunu "bir düşünün abiler"...

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam8
Toplam Ziyaret36352
Saat