• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Takvim

Bir Zamanlar Anadolu'da Harput/Elazığ Türküleri

Kavram-Karmaşa: Sayı 29

Son şiir kitabı "sevdavi"den yola çıkarak Tahir Abacı'nın yazın serüveni...

Bu sayıdaki yazım "Fırat Kıyısında Yüzen Kayıklar" üzerine...

 

Bir Zamanlar Anadolu'da  Harput/Elazığ Türküleri

            1. Bir Zamanlar Anadolu'da

            Tahir Abacı'nın Harput/Elazığ üzerine kimi değinilerini zaman zaman Radikal 2'de okuyorduk. Hayatının bir dönemi (Lise yılları) Malatya-Elazığ arasında mekik dokuyarak geçmiş birisinin dağarcığında o günlerden izler bulunmaması düşünülemezdi. Abacı'nın, Radikal 2'deki yazılarından derlediği "Bir Zamanlar Anadolu'da" (İletişim Yayınları, Memleket Kitapları dizisi, 1999) adlı kitabında bu izleri tüm canlılığıyla görmek mümkün. Kitap "Yerler Yurtlar" başlıklı bir bölümle başlar ve bölümün ilk yazısı "Son Kara Tren"dir. O "son kara tren"in öyküsünü mutlaka okumalısınız. O güzel yazı nefis bir anımsatmayla başlar:"Gel de istasyon görevlisine anlat: Elazığ yönünden beklenen posta treninin geliş saatini söylememek için direniyor, kasabadan kolaylıkla dolmuş bulabileceğimi söylüyor. Haklı da. Ne bilsin, benim sırf buharlı lokomotifin çektiği trene binebilmek için ağustos sıcağında şehirden çıkıp geldiğimi, kasaba istasyonuna uzanan o yarım saatlik yolu yürüdüğümü...Üsteliyorum, "İki saat sonra!" diye kestirip atıyor. Ne gam! Nasıl olsa lokomotifi de, vagonları da Avrupa'da çoktan müzelik olmuş küçük "banliyö treni"miz, Malatya'da, Turan Emeksiz Caddesi'nin dibinde bizi beklemektedir. Lütfi Kaleli'nin, en az o lokomotifler kadar eski, kâğıtları elle verilen iri boy baskı makinesinde basılan Sebat gazetesinin haftada bir bize ayrılan sanat sayısını ya da onbeş-yirmi abonelik aylık sanat dergimizi de çıkarıp dağıtmışsak, soluğu trenimizde alırdık. Genellikle arka sahanlıkta duman altı olur, lokomotifin piston takımlarını izleyerek edebiyat ve siyaset konuşurduk."

            Uzaktan geçen trenlere yetişmek için koşu tutturduğunda henüz çocuktur Tahir Abacı. Çocukluk ve gençlik yıllarına dair yazdığı şu satırları okumak, Abacı'nın daha çok Dicle-Fırat havzasına, başka deyişle Yukarı  Mezopotamya'ya odaklanan yazılarını anlamamızda bize kolaylık sağlayacaktır: "Çocukluk ve gençlik yıllarım, geleneksel bir Anadolu evinde geçti. Gelgelelim geleneksel bir Anadolu evinden farklı olarak o evde her çeşit kitap, belli başlı siyaset ve sanat dergilerinin koleksiyonları vardı. O yılların Malatya'sı, pek çok Anadolu şehri gibi, modernizmden nasibini almış, bulvarlarıyla, sinemalarıyla, pasajlarıyla, büyük mağazalarıyla, kitapçılarıyla, yaşama mekânlarıyla, daha önemlisi insanlarıyla aydınlık bir şehirdi." Bir başka bağlamda (78'lik, 33'lük ve 45'lik plaklara dair yazdığı "Plakta Üç Devir" adlı yazıda) 60'lı yılların Anadolu'suna dair şunları yazar: "Konforlu sinemaları, her çeşit dergi ve kitabın satıldığı kitapçıları, düzgün 'restaurant', pastahane ve gazinoları, bulvarları ve parkları, büyük mağazaları ve pazajlarıyla her biri modernizmin kaleleri olan Anadolu şehirlerinde her çeşit müzik yankı bulabiliyordu."

Benim yaşadığım şehir de (Kayseri) bir zamanlar Tahir Abacı'nın anlattığı Malatya'ya benzerdi. Cumhuriyet'in aydınlık yüzü buraları da aydınlatmıştı. Sinemalar, cıvıl cıvıl çay bahçeleri, pasajlar, bulvarlar burada da vardı. Fabrikalar aynı zamanda birer mahalle adıydı. Örneğin, Sümer Bez Fabrikası, bir fabrika olmanın çok ötesinde, bugün artık metruk birer beton yığınına dönüşmüş "memur evleri" ve "vazife evleri"yle, içinde gürül gürül hayatın aktığı bir mahalleye (Sümer Mahallesi) adeta can verirdi.

O günlerde başka Anadolu şehirleri de Malatya gibiydi...Kayseri gibiydi...Her şehrin söylenecek sözü olurdu. Şarkısı, türküsü, oyunu olurdu. Cumhuriyet döneminin Anadolu'sunda yayımlanan gazetelerin, dergilerin, kitapların dünyasına şöyle bir göz atmak bile o günlerdeki düşünce zenginliğini, sözün dalga dalga büyüyüp çoğalışını görmek için yeterli. "Bir Zamanlar Anadolu'da"nın "Anadolu Basını"nı anlatan parlak sayfalarını okumak bir dönemi anlamanın ötesinde başka okumalara davetiye çıkarması bakımından da önemlidir.

Bugün artık ne yazık ki o günlerin çok uzağındayız. İstasyonlardaki canlılık Edip Cansever'in dizelerinde kaldı:

"Bir zamanlar Malatya kokardı istasyonlar

Nazili kokardı"

O günlerden geriye elimizde öyle az şey kaldı ki... O "az"ı bile "henüz vakit varken" korumaktan yoksunuz. Beki de bu yüzden anılara olabildiğince sıkı tutunuyoruz. Belki de bu yüzden bugünün ağır baskısını, bencilliğini, hoyratlığını anılarımızla göğüslemeye çalışıyoruz. Bir sabun gibi elimizden kayıp gidiyor geçmişte biriktirdiklerimiz. Gelecek içinse herhangi bir şey yaratma güç ve cesaretimizi yitireli çok oldu. Bugünün dünyasında bize tüketmek emrediliyor ve biz de bu emre kayıtsız şartsız uyuyoruz. Bugün artık Edip Cansever'in dizelerinde yaşar gibiyiz:

"Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

Ve dağılmış pazar yerlerine memleket"

Tahir Abacı, Edip Cansever'in dizelerine gönderme yaparak "Son Kara Tren" adlı güzel yazısını şu satırlarla bitirir:

"Son kara tren çekip gideli çok oldu, istasyonlar Edip Cansever'in "Mendilimde Kan Sesleri"nde anlattığı gibi kokmuyor artık, Ahmet Abi."

Edip Cansever'in şiirlerinde Anadolu'daki kentlerin, kasabaların adları sıkça geçer. Cansever'in şiirlerinde yer adlarının geçtiği dizeleri yan yana getirsek eminim ki  bir şairin duyarlığını olabildiğince yansıtabilecek güzellikte çok renkli  bir Anadolu tablosu ortaya çıkar.

2.

            "Gitmediğin Yer Senin Değildir"

Bir Osmanlı Paşasının Sözü

            Her ne kadar çocukluğumuzda hep bir ağızdan "orda bir köy var uzakta/ o köy bizim köyümüzdür/gezmesek de tozmasak da/ o köy bizim köyümüzdür" demişsek de işin doğrusunu şair  Ahmet Kutsi Tecer değil  Osmanlı Paşası söylemiş: "Gitmediğin yer senin değildir."

            Yolum Harput/Elazığ'a iki kez düştü. İki gün birer gecelik bu iki gezimden de çok güzel, çok sıcak anılar, izlenimler biriktirerek döndüm. "Yukarı Şehir" diye anılan Harput'u görmek, bir akşam vakti Harput'un yükseğinden ışıklar altındaki Elazığ'ı seyran etmek, Elazığ'ın dar sokaklarında gezinmek, sabahın erken saatlerinde açılan  çay ocaklarında köşe başlarına serpiştirilmiş küçük ahşap taburelere oturup sıcak demli çay içmek, pasajlarından alış veriş yapmak (Enver Demirbağ'ın  "Harput Geceleri" adlı seri kasetlerini gündüzlerin sarı ışıklar altında geçtiği bir pasajdan aldım.), "salon düğünü" olsa bile çayda çırasıyla, halayıyla, üçayağıyla geleneksel düğün havasının salona hakim olduğu neşeli bir düğünün misafiri olmak, Hazar gölünün sakin sularına bakmak, göl kıyısında yürümek tek kelimeyle unutulmazdı.

            Harput/Elazığ, Tahir Abacı'nın yaşamına "komşu şehirden [Malatya'dan] sürgün bir lise öğrencisi olarak gelmesiyle" girer. "Palas Pandıras Otel" adlı yazısında Anadolu'daki birbirinden farklı, birbirinden ilginç ama bir o kadar da birbirine benzeyen otelleri anlatırken ilk kaldığı otellerden olan Elazığ'daki "Ak Palas"a da değinmeden geçemez. (Konu dışı ama "Ak Palas" bugünkü siyasal ortamda Anadolu'da bir otel adı olarak tek kelimeyle "rakipsiz". İlerde olası siyasal gelişmelere göre otelin tabelasını "Genç Palas" ya da "Halk Palas" olarak değiştirmek gerekebilir. Otel sahiplerinin bu gibi siyasal gelişmelere hazırlıklı olması önerilir.) Hayatta olsaydı da Oteller Kitabında birbirinden ilginç otel adlarıyla karşımıza çıkan Edip Cansever'in kulakları çınlasaydı! Abacı'nın  o günlerde  kalmakta olduğu  otelin tam karşısındaki bir otel daha vardır:"Şark Palas". Abacı'nın yazdığına göre, ilginç bir otelmiş Şark Palas. Levhası eğri büğrü harflerle yazılmış, geleneksel evlerden bozma, üç katlı, kerpiç bir binaymış. "Devlet Baba"yla işi olan ya da hastalık nedeniyle şehre inmiş köylüler, garipler, gezgin fahişeler ve onların aracıları filan kalırmış otelde. Abacı, böylesi otellere  Anadolu'nun pek çok yerinde rastladığını yazar.

            Şiirlerde geçen otel adları gelişigüzel  ya da "konularına göre tasnif edilerek" yan yana dizilse kim bilir ne ilginç bir "mozaik" ortaya çıkardı. Bir bahar günü Ankara'nın girişinde Mamak sırtlarındaki gecekondulara "geniş açı"yla baktığımda, Orhan Kemal'in Murtaza adlı unutulmaz romanında  anlattığı gibi, yamaçlarda birbirine yaslanmış o evlerin , her biri birbirinden habersiz, ayrı telden çalan sıva boyalarıyla sonuçta rengârenk  (yoksa Can Yücel'den ödünç alıp "rengâhenk" mi deseydim?) bir tablo oluşturduklarını gördüm. Anadolu'daki otel adları da eğer bir şekilde yanyana getirilse sanırım böyle "rengâhenk"bir tabloya benzerdi.

            İnsanlar gibi mekânların da birer ruhu/hafızası olduğunu öğreneli çok oldu. Mekânların ruhunu/hafızasını anlamak için insanın kendi ruhunu/hafızasını o mekânın ruhuna/hafızasına katması, daha doğrusu ortak etmesi gerekir. Bunu başardığımızda pek çok duygunun (aşkın, özlemin, ayrılığın, tutkunun, isyanın vb.) aslında ruhumuzu/hafızamızı kattığımız mekânların ruhuna/hafızasına sıkı sıkıya bağlı olduğunu kolayca anlayabiliriz. Bu mekân kimi zaman artık terk edilmiş bir kent olur, kimi zaman heybetli bir dağ, kimi zaman adı dillere destan olmuş bir köprü, kimi zaman asil bir ırmak....Örneğin  her bir dalı başlı başına bir ağaç olmuş yaşlı bir çınar ağacı, gölgesinde çay için konuklarını serinleten bir çınar ağacı olmanın ötesinde, adı mutlaka Bursa ile birlikte anılan bir "ulu çınar" olarak çıkar karşımıza.

            Tahir Abacı'nın Fırat suyunun öyküsünü anlattığı sayfalarını işte bu duygularla okudum. "Suların Dili Var" adlı bölümde Anadolu'yu serinleten, bu topraklara hayat veren pek çok "efsane suyun" "akış destanı"nın izini sürer Abacı. Belki de bir dönem ruhunu, hafızasını Fırat'ın ruhuna, hafızasına ortak ettiğinden olsa gerek, Fırat suyunun "akış destanı"nı anlattığı sayfalarda Abacı da coşkun akan Fırat suyuyla birlikte akar gider...Erzurum'da Dumlu Dağı'nın eteklerinden kaynayan çok sayıda  pınar,  Abacı'nın güzel benzetmesiyle, Elia Kazan'ın "Viva Zapata" adlı o görkemli filminde, elleri kolları bağlı olarak götürülen Zapata'yı kurtarmak üzere köylü grupların yamaçlardan, tepelerden yola inmesi, bir süre sonra yolun binlerce köylüyle dolması gibi, kabarık bir ırmağa dönüşür ve  "Karasu" adını alır. Karasu Fırat'ın iki ama kolundan biridir. Diğer kol ise Van'da, Aladağ'ın eteğinde, Kırkmemba kaynaklarından doğar. Yolunun üzerinde pek çok suyu toplar ve diğer kol Karasu'yla birlikte Keban'a dökülür. "Keban'dan çıkışta artık Karasu ve Murat yoktur, Fırat vardır. Fırat gözünü açmadan ikinci baraj gölüne, Karakaya'ya dalar, oradan çıkınca üçüncüsüyle, Atatürk Barajı'yla iyice denizleşir, bu arada derelerin ve Aşudu Şelalesinin sularını getiren Tohma Çayı'nı, kahta Çayı'nı, Göksu Çayı'nı, Nizip Çayı'nı alır, Karkamış yakınlarında pasaportsuz olarak yurtdışına çıkış yapar." Tıpkı "Karasu" ve "Murat" gibi "Fırat" ve "Dicle" de birbirine sevdalı iki nehir koludur. Bu iki nehir kolu, adeta dans eder gibi, uçarcasına sürüp giden uzun yolculukları boyunca bereketli sularıyla Mezopotamya'ya hayat verdikten sonra Şattü'l Arap'ta birbirine kavuşur ve 100 kilometre kadar coşkun akan bir sel gibi birlikte aktıktan sonra Basra Körfezinin sakin sularına bırakıverirler kendilerini.  O kavuşma anında su, su olmaktan çıkar ak köpük olur; tıpkı Düden'in Akdeniz'in sakin sularına kendini bırakıp attığındaki ak köpük oluşu gibi....

"Efsane sular"ın izini süren Abacı'nın Fırat'ın yolunun üzerindeki "efsane şehir" Harput'un ruhunun derinliklerine eğilmemesi düşünülemezdi. Tahir Abacı Harput'u tek kelimeyle "yok-şehir" olarak niteler. Zamanında Urartulara yurt olmuş, Artukluların ihtişamlı başkenti, Selçuklular döneminde ticaret ve kültür şehri, Moğol akınları sırasında yüzyılların birikimi kültür ve uygarlık değerlerinin hoyratça yakılıp yıkıldığı bir "acılı kent", Akkoyunluların gözde müzik ve eğlence kenti, Osmanlıların en önemli ticaret, kültür ve el sanatları merkezlerinden birisi, ünlü "Bağdat Yolu"nun uğrak yeri, 20. Yüzyılın başlarında gemilerle okyanus ötesine, Amerika'ya göçlerin başladığı, giderek terkedilmeye yüz tutan günümüzün "yok şehir"i, dillere destan Harput...

            Ortaçağ kentlerini bilirsiniz: şehre hakim bir tepede mutlaka ihtişamlı bir Şato ya da Kale vardır. Harput da dillere destan olmuş ünlü "Süt Kale"siyle ihtişamlı ortaçağ kentlerini (kale-şehir) andırır. Rivayetlerin, efsanelelerin, söylencelerin gücü bazen çağları aşar günümüze dek ulaşır. Süt Kale deyimi de böyledir. Harput Kalesi'nin yapımında harç niyetine "süt" kullanıldığı rivayet edilir ve bu rivayet ağızdan ağıza taa günümüze dek ulaşır, görkemli Harput Kalesi şiirlerde, türkülerde çoğunlukla "Süt Kale" olarak anılır.

            Abacı'nın Harput ile ilgili  ilginç ayrıntılara değindiği  "Harput: Yok-Şehirde Cümbüş" başlıklı yazısı şöyle başlar: "Harput bir yok-şehirdir, ama Italo Calvino'nun "Varolmayan Şövalye"si gibi dimdik ayaktadır. Şimdi orada birkaç cami, türbe, çeşme, ev ve sadece bedenleri kalmış bir kale ile taş yığınları vardır. Tarih boyunca nice şehir terkedilmiş, yıkıma uğramıştır. Ancak Harput'unki hepsinden farklıdır. Çünkü tepedeki Harput, kendi içine değil, beş-altı kilometre ötedeki Elazığ'ın, Elazığlıların üstüne yıkılmış gibidir. Bu travma sonu gelmez bir ağıtın başlangıcı olmuş, acısı Saçlı Hoca'dan Fikret Memişoğlu'na, İshak Sunguroğlu'ndan Şemsettin Ünlü'ye, nice şaire, yazara şiirler, romanlar, tarihçeler yazdırmıştır. " Harput'un terk edilip Elazığ'ın üzerine yıkılışının hazin hikayesi, Abacı'nın da değindiği gibi,  belki de en dramatik biçimiyle Cevat Fehmi Başkut'un "Harput'ya Bir Amerikalı" oyununda anlatılmıştır. Oyun, yörede Amerikan ve Fransız okullarının açılması sonrasında yaşanan Harput'tan Amerika'ya yoğun göç olgusu odağında Harput'un terk edilişini anlatır. Oyunda, Elazığ'a inmemekte direnen Harput'a tutkun belediye kâtibi ve öğretmen Harput'a kervanların gelip gittiği, sokakların dolup taştığı, tezgâhların çalıştığı günlerin anısıyla doludurlar. Kâtip, dillere destan olmuş Harput'un gün be gün yok olup gitmekte oluşunun derin hüznünü şöyle dillendirir: "Çarşı, şehrin yüreğiydi. Önce çarşı durdu, ardından ölüm geldi, bütün şehir öldü. Tıpkı yüreğin durmasının ardından ölümün gelmesi gibi." Tahir Abacı'nın çok yerinde bir saptamasıyla, 19. Yüzyıldan başlayarak Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'ya açılış süreciyle birlikte ülke Batılı ülkelerin etkisi altına girer ve adım adım "açık pazar"a dönüşür. Bu süreçte ülke içinde kıt kanaat olanaklarla uç vermeye başlayan ulusal sanayi Batının ekonomik etkisiyle adeta "boğulur". Buna en iyi örnek, Batıdan kervanlarla gelen ucuz batı kumaşları ve dokumaları, Harput'taki dokuma sanayiini önce geriletir sonra da çeyiz sandıklarına hapseder. Oysa Harput, ipekçiliğin en çok geliştiği yörelerden birisi değil miydi? Harput'un ipek kumaşları bütün çevreye ün salmamış mıydı? Çeyiz sandıklarında özenle korunan seçkin parçalar Harput'un ipek kumaşları değil miydi? Dokuma tezgahlarının canlı ritmi yörede pek çok ezgiye ilham vermemiş miydi?

            Salih Sıtkı Gör'ün "Boston'da bir Harputlu" adlı şiir kitabı Cevat Fehmi Başkut'un "Harput'ta Bir Amerikalı" adlı oyununun sanki "simetriği" gibidir ve birbirini çok güzel bir biçimde tamamlamaktadır. Gemilerle Amerika'ya çalışmaya giden Harputluların "traji-komik" göç serüveninin (içli köftenin el bombası sanılması gibi) anlatıldığı şiirden Abacı'nın da not ettiği şu mani bir başka anlamda bugün de güncel değil mi: "Amerika evrilesi / Evrilip çevrilesi / Kıymam ki kargış verem / Dal iken devrilesi"

            Harput'un terk edilip buna karşılık Elazığ'ın modern bir şehir olarak yükselişi sürecinde Abacı önemli bir hususa dikkat çeker. "Harput/Elazığ Türküleri" adlı incelemesinde Abacı, Harput'un ıssızlaşma süreci ile ilgili olarak şu satırları yazar: "Harputlular, kitle halinde burayı bırakarak aşağıya indiler. Çarşı, hanlar, hamamlar, yapılarıyla ve ahşap işçilikleriyle her biri birer sanat eseri olan konaklar, evler ıssızlaştı. Harputlular, yeni şehre taşınırken her şeyi de söküp götürdüler. Taş, kerpiç ve ahşap yapı elemanlarıyla kurulan Harput konaklarından günümüze hiçbir örnek kalmamıştır(...) Ne yazık ki Harput terk edilirken bu sivil mimari örnekleri sökülüp yıkılmış ve malzemeleri Elazığ'a götürülmüştür(...) Harput'un elyazması ya da basılı eserlerden oluşan zengin kitaplıkları da darmadağın olmuş, bir kısmı Elazığ'a götürülmüş, bir kısmı İstanbul kitaplıklarına aktarılmış, bir kısmı da özel ellerde kalmıştır. Böylece ticaret hayatı sönen, kültürel birikimi dağılan Harput, küçük bir bucak merkezi haline gelmiştir."

            Harput terk edilirken, Sultan Abdülaziz döneminin  "Mamuret ül Aziz"i (ya da kısaca "El Aziz"i), sonrasında  Cumhuriyet'in  Elazığ'ı modern bir şehir olarak ovada yükselmeye başlıyordu. Harput [Yukarı Şehir] görkemli bir şehir iken Elazığ Uluova'da bir garip 'mezire' (mezra) idi. Birleşik kaplar gibi, Harput çökerken Elazığ yükselmiştir."

Elazığ'a demiryolunun ulaştığı tarih 1934'dür. 1934 aynı zamanda yörenin toplumsal ve kültürel hayatına önemli katkılarda bulunan Elazığ Halkevi'nin de kurulduğu yıldır. Ayrıca Elazığ, öteden beri canlı bir basın yayın hayatının yaşandığı bir şehir olmuştur. Abacı'nın belirttiğine göre modern dizgi ve baskı makinelerinin ilk girdiği Doğu Anadolu şehirlerinden birisi de Elazığ'dır. Abacı, incelemesinde Elazığ'daki eğitim hayatındaki ilerlemelerin de hakkını verir: "Bir zamanlar çok sayıda medresenin ve sonraları başka okulların bulunduğu, yüksek bir eğitim düzeyine sahip Harput'un izleyicisi olan Elazığ'da çeşitli okullar da açıldı. Yine Elazığ, yüksek okula kavuşan ilk Doğu Anadolu şehirlerinden birisi oldu. Şehirde kurulan Teknik Akademi ve Veteriner Fakültesi, zamanla bugünkü Fırat Üniversitesi'ne dönüştü. Üniversite, şehrin hayatına ayrı bir canlılık getirdi."

            Bu yazıyı yazdığım sıralarda Proje Direktörlüğünü Sedat İşçi'nin yaptığı "Harput Toplantısı ve Şenliği" duyurusu ulaştı elime (yereltarih "haberleşme grubu" aracılığıyla, bilgisayarıma). Duyuru, Hazırlıkları Türkiye ve Amerika'da sürdürülen, 24 Mayıs-7 Haziran 2003 tarihleri arasında gerçekleştirilecek bir dizi etkinliği haber veriyordu. Üç ayrı etkinliğin planlandığı programa göre ilk etkinlik "Kavuşma Turu". Tur, İstanbul, Ankara, Konya, Kapadokya, Elazığ ve çevresini kapsayacak şekilde planlanmış. 24 Mayıs-7 Haziran 2003 tarihleri arasında gerçekleştirilecek bu tura Amerika'dan ve Türkiye'den 1000 kadar katılımcının katılması bekleniyor. İkinci etkinlik Elazığ'da gerçekleştirilecek şenlik ve sempozyum olarak planlanmış. Başta Fırat Üniversitesi olmak üzere Elazığ ve çevre il ve ilçelerdeki kurum, kuruluş ve kişilerin ev sahipliği yapacağı etkinlik çerçevesinde bilimsel toplantılar, göçmenlerin çocuk, torun ve yakınlarıyla mülakat, kayıt, bilgi alışverişi, eğlenceler, sosyal ve kültürel etkinlikler yer alacak. Duyuruya göre üçüncü etkinlik, bölgeden Amerika'ya göç eden ilk göçmenlerin anılacağı bir dizi üst düzey toplantı olacak.

            "Harput Toplantısı ve Şenliği" duyurusunu okuyunca geçmişin önemli mekanlarından birisi için oluşturulan bir yerel tarih grubu nüvesinin ne kadar etkin olabileceğini gördüm ve çok sevindim. Böylesi durumlarda Nâzım'ın "Jocond ile Si-Ya-U" adlı şiirindeki şu dizeyi hep anımsarım: "Müzeyi/gezmek iyi,/müzelik olmak fena!" Harput gibi geçmişin dillere destan olmuş bir büyük mekânı bugün özverili ve daha da önemlisi tutkulu bir ekip çalışmasıyla her yönüyle örnek olacak  yaşayan bir "açık hava müzesi"ne dönüşebilir ama o güzelim Harput sararıp solmuş bir parça gibi "müzelik"  olursa üzülürüm.

            3. Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar

                                               Bir Elazığ Türküsü

            Elazığ yöresinde yakılan türküler, boz bulanık akışıyla bölgeye hayat ve bereket veren Fırat nehrinden derin izler taşır. Küçük kayıklarıyla nehrin iki yakasını bir araya getirmeye çalışan insanların, kayıklarıyla kimi zaman yük, kimi zaman hayvan, kimi zaman da yüzlerine gâh gülen, gâh ağlayan kaderlerini taşırken yaktığı yüzlerce türküden birisidir "Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar". Fırat üzerine yakılan türkülerden birisi de "Fırat Türküsü"dür. Erkan Oğur'un adeta türkünün ruhuna nüfuz eden mükemmel yorumu sayesinde, bugüne değin Fırat'ı henüz görmemiş pek çok kişi Fırat'ın serin sularında yitip giden hayatların hüzünlü öyküsünü ve geride bıraktığı yoğun acıyı hissedebildi.

            "Harput/Elazığ Türküleri" (Pan Yayıncılık, 2000) adlı değerli incelemesinde Tahir Abacı yöre müziğini çok yönlü olarak ele alır.  Abacı'nın bu incelemesi, 1981 yılında Yurt Ansiklopedisi'nin "Elazığ" bölümü için hazırladığı çalışmaya dayanır. Abacı'nın "Elazığ" maddesi ile ilgili hazırladığı çalışmanın kültür bölümü deyim yerindeyse "kuşa çevrilerek" yayımlanır, müzik bölümü ise hiç kullanılmaz.

            İnceleme her ne kadar "Harput/Elazığ Türküleri" olarak adlandırılmışsa da Abacı, Harput/Elazığ müziğinin sadece türkülerden ibaret olmadığının altını özelikle çizer. İnceleme boyunca Harput/Elazığ müziğinin hem halk müziğimizin formlarından biri olan "türkü"den hem de klasik müziğimizin formlarından "şarkı"dan beslendiği ortaya konulmaktadır. "Yörede, hem türkülere, hem halk müziğinin öteki formlarına, hem de başta şarkı niteliğinde örnekler olmak üzere klasik müziğin çeşitli formlarına rastlanıyor. Yörede "gazel" adı verilen kimi ezgi örnekleri de, aslında Divan Edebiyatı'nın gazellerini güfte olarak kullanmaktaysalar da, ezgisel olarak daha çok şarkıya yakın örnekler. "

            Abacı tam da bu noktada Divan şiiri ile bu şiirin bestelenmiş biçimi olan müziğin İstanbul'da algılanış ve icra ediliş tarzıyla Harput yöresinde algılanış ve icra ediliş tarzı arasındaki  derin ayrıma dikkat çeker. Abacı, divan edebiyatı şiiriyle iç içe geçmiş Klasik Türk Müziğinin şehirli bir müzik olduğunu, en parlak dönemini Osmanlı İmparatorluğu zamanında  yaşadığını, tıpkı Divan edebiyatı gibi saraylar ve zengin köşkleri çevresinde gelişme imkanı bulduğunu, tüm bu özellikleri dolayısıyla da dönemin "resmi" müziğini oluşturduğunu belirttikten sonra sözü Divan şiiri ve müziğinin İstanbul ile Harput'ta icra ediliş tarzı arasındaki  ayrıma getirir: "Divan şiiri ve müziği, İstanbul'da bir yüksek tabaka kültürü olarak gelişmişti ve halkla doğrudan bir ilişkisi yoktu. Saraylara kapanmıştı. Oysa Harput'ta şehir ile kırsal kesimin, aydınlar ile halkın arasında o ölçüde bir kopukluktan söz edilemez. Harputlu şairlerin hemen hemen tümünün, hem divan şiiri, hem halk şiiri örnekleri vermeleri de aynı durumun bir göstergesidir. İçinde yaşanılan çevrenin zorunlu kıldığı bir durumda hem gazel, hem koşma yazmak gereği duydular. İşte Harput müziği de aynı ikili yapıyı yaşamış ve hem Divan müziğini, hem halk müziğini kaynaştırmak gereği duymuştur." Divan şiiri müziği nerede icra edilirse edilsin belli incelikleri ve kullanılan çalgılarda geniş bir çeşitliliği gerekli kılmaktadır. Öte yandan, çalgıların kullanılış ve daha da önemlisi o çalgıların "benimseniş" tarzı ile bu çalgılara yüklenilen "anlam" da  İstanbul'dan Harput'a belirgin farklılıklar göstermektedir. Harput yöresi şarkı ve türkülerini icra eden Enver Demirbağ'ın Elazığ yapımı kasetlerinden birisinde dinlediğim şu şiir yöre müziğinde çalgıların (gırnatanın, kanunun, darbukanın, udun, tanburun) "benimseniş" tarzını ifade etmesi bakımından tipiktir:

"Damla damla birikip saza söze dönüşmüş

Ses verip asırlardan mızrap telle  öpüşmüş

 

Meltemi nefes olup geçince gırnatadan

Harput bir başka özlem içimizi kanatan

 

Parmaklar kuş misali üzerinde kanunun

Gezindikçe damardan çekildiği kanının

 

Ritminde darbukanın kalbimin çıktığını

Hissederim âhından alevler çıktığını

 

Sedef kakmalı udun inleyişi an be an

Tanburun nağmesinde dönen bir anlık zaman

 

Bu bir anlık zamanda ruhlar kanatlanıyor

Ses olup mazi oku kalplere saplanıyor"

Geçmişte (Artuklular ve Akkoyunlular devrinde, sonraları Osmanlılar devrinde) Harput'un önemli bir bilim, kültür ve sanat merkezi olması dolayısıyla, gerek şiir gerek müzik olarak "divan tarzı" öteden beri yörede icra edilmektedir. "Divan tarzı"nın icra edicileri halk ile iç içe olması dolayısıyladır ki bu tarz günümüzde de sürmektedir. Geçmişte Azeri kültürünün etkisindeki "süreklilik", halka nüfuz ediş örneğin Fuzulî'nin gazellerinin bugün bile yörede yaygın ilgi görmesi sonucunu doğurmuştur. Bütün ömrü Bağdat ve Kerbelâ dolaylarında geçmiş, anadilinin Türkçe olduğunu söyleyen, Azerî lehçesiyle ürünler vermiş bir şairin, Fuzulî'nin, gazellerinin benimsenerek yerel sanatçılar tarafından günümüze taşınması, divan tarzı şiirler yazan şairlerin bugün bile zevkle gazeller yazmaları ilginçtir. Örneğin, Harputlu şair Hacı Hayri Bey'in "Sinemde bir tutuşmuş yanmış ocağ olaydı/Zülfün karanlığında bezme çerağ olaydı" diye başlayan gazeli kimi zaman türkü, kimi zaman da şarkı formunda yörede dilden dile dolaşmaktadır. 16. Yüzyıl şairlerinden Fuzulî'nin gazelleri Harput/Elazığ'da bugün bile terennüm edilirken, Fuzulî'nin çağdaşı "saray şairleri"nden örneğin bir Bakî'nin gazellerini yörede duyan, bilen yok gibidir.

Harput'ta icra edilen "Divan tarzı"nın  aksine, Osmanlı döneminde saraylara kapanmış divan şiiri ve müziğinin saraylardan çıkıp halk arasında yeniden üretildiği, benimsendiği, terennüm edildiği pek görülmemiştir. İstanbul'da sarayların uzağında, geleneksel mahallelerde yaşayan İstanbul halkı kendine özgü bir başka tür müzik ve eğlence hayatı geliştirmiştir. Saraylarda bir "makam"a sunulmak üzere üretilen şiir ve müzik ile geleneksel mahalle kahvelerinde, eğlence âlemlerinde kendi içinde üretilen ve özünde "kendisi için" olan şiir ve müzik arasında önemli farklılıklar vardır. Bu bakımdan sarayda üretilen "gazel" ile Harputlu şair Hacı Hayri Bey'in yazdığı "gazel" arasında üretiliş tarzı ve işlevsellik bakımından ciddi farklar vardır. "Yüksek kültür"ün, egemen olduğu bölgede gündelik kültür hayatını şu ya da bu biçimde etkilemesi, kendi formlarını benimsetip yaygınlaştırması kaçınılmazdır. Ancak, o "yüksek kültür"ün üreticisi ve birinci elden tüketicisi olmayan kesimler, bu kültür ürünlerinden etkilenmekle birlikte şu ya da bu biçimde kendilerine özgü "savunma mekanizmaları"nı da geliştirmekten geri durmazlar. Sonuçta ya bu "yüksek kültür" ürünlerine (eğer coğrafi ve fiziki ortam elveriyorsa) tümüyle uzak durup apayrı bir tarz geliştirirler  ya da "doku uyuşmazlığı" nedeniyle bu nadide "yüksek kültür" ürünlerini ya deforme ederler ya da dejenere ederler.

Söz buraya gelmişken, Harput özelinde ezgilerin yaygınlaşma, gezintiye çıkma serüvenlerine de bir göz atmak yerinde olur. Abacı, "Türküler Nerelidir" adlı yazısında türkülerin de göçebileceğini, aynı ezgilerin kimi farklılıklarla da olsa farklı bölgelerde icra edilebileceğini / edildiğini dile getirir ve ezgilerin bir bölgeden çıkıp başka bir bölgede tutunmasında coğrafyalar farklı olsa da insanların ortak duyarlıklarda buluşmasının önemini vurgular. Abacı, bu konuda şu satırları yazmış: "İnsanların yer değiştirmesi ve birbirleriyle kültürel alışverişe girmeleri için  fazla sayıda neden rol oynuyordu: askerlik, iş gücü dolaşımı, kervanlar, gezici âşıklar, eğitim kurumları, belli yörelerin eğlence merkezi olarak çekim etkisi yaratması vb. Doğu ve Güneydoğu'da Harput, Diyarbakır, Urfa, Antep gibi merkezlerde müzik sektörü ve "işret alemi" belli bir ağırlık kazandığından, çevre illerden bu yörelere doğru sanatçı ve "müşteri" akışı olmuş, gidenler ezgilerini de yanlarında götürmüşlerdir." İşte bu dolaşım nedeniyledir ki Ege yöresinin "Sarı Zeybek"i Harput'ta, Sivas'ta tutunabilmekte, benimsenebilmektedir. Aslında bir Kastamonu türküsü olan "Yüksek Minarede Kandiller Yanar" bugün Elazığ'da en çok sevilen türküler arasındadır. Karadenizden önemli sayıda insan çalışmak için Elazığ'ın Maden ilçesine geldiklerinde "Yalı Kenarında Kayık Değilem" türküsünde olduğu gibi Elazığ'a "yalı", "kayık", "deniz", "yelken" gibi motifleri de beraberlerinde getirdiler ve ezgiler yörede benimsendi. Benzer bir biçimde, "Yemen Türküsü" olarak bildiğimiz ünlü seferberlik türküsü "Havada Bulut Yok" Elazığ'da bir asker türküsü olarak yakılmış, önce Doğu ve Güneydoğu'da yaygınlaşmış sonra da tüm Anadolu'da içtenlikle benimsenmiş ve bugün artık her yörede icra edilir olmuştur. Ezgilerin nerede doğdukları değişik açılardan elbette ki önemlidir ama asıl önemli olan bu ezgilerin nerede yaşadıklarıdır.

Ezgiler gibi müzik enstümanlarının başka yörelerde benimsenişi de ilginç bir serüvendir. Tipik bir örnek olması bakımından Harput yöresinde "zurna" yerine "klarinet"in kullanılmasıyla birlikte müzikte ve icra tarzında  bir "incelme"  görülmüştür. Klarineti Harput'a getirip benimsetenler ise askeri bandoda görev almış çavuşlardı. Kemençenin çalındığı yerlerde "kabak kemane" nasıl kolayca benimsenebiliyorsa, bir tür flüt olan "çığırtma"nın çalındığı Harput'ta da "klarinet" kolayca benimsenebilmiş ve Şükrü ve Mevlut Canaydın gibi ünlü klarinetçiler yetişebilmiştir.

Abacı kitabının bir yerinde Atatürk'ün 1937'de Elazığ'a yaptığı ziyarete değinir ve güzel bir anekdot nakleder. Elazığ'ı ziyareti sırasında Atatürk'e özel bir konser verilerek yöre havalarından değişik örnekler sunulur. Bu havalar Atatürk'ün ilgisini çeker ve bestecilerini sorar. Atatürk'e verilen yanıt bu havaların "ata yadigârı" olduğu şeklindedir.

Tahir Abacı, "Harput/Elazığ Türküleri" adlı incelemesine yazdığı girişte, incelemenin dayanaklarını açıklarken, yazılı kaynakların yanı sıra yüzlerce plak ve bandı, "görev icabı" değil, otuz yılı aşkın bir süreç içinde "keyif icabı" dinlemiş olmasının önemini  vurgular. Abacı, Harput/Elazığ havalarına aşina birisidir. Bu aşinalığı ifade etmek için şu satırları yazar:  "Hatta on yıllık seferberlik askerliğinin bir bölümünü Harput'ta yapmış olan dedemin "eli kulağa" atınca okuduğu havalara kadar geri giden bir aşinalık bu."

Müzik ahenktir. Ahenginiz bol olsun...

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam3
Toplam Ziyaret36129
Saat