• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Takvim

Bir Genel Yayın Yönetmeninin Birbirinden Hazin Yazıları

Bir Genel Yayın Yönetmeninin Birbirinden Hazin Yazıları

            1.

O Fotoğraf

Savaşın henüz ilk günleriydi.  Irak, ağır bombardıman altındaydı. Akıllı bombaların düştüğü sivil yerleşim yerlerindeki enkazlar altında çoluk, çocuk, yaşlı, genç ölüyor, ölüyor, ölüyordu...

Bir Pazar sabahı kentimin tenha sokaklarında gezinirken, yan yana sıralanmış gazete bayilerinin birinin önünde durup  gözümle süzdüğüm gazetelerinin hemen hepsinde "o fotoğraf" vardı. Fotoğraf, siperlerinde öldürülmüş  iki Irak askerini gösteriyordu. Ölen askerlerden birinin eli, ucunda "beyaz bayrak" asılı bir sopayı  sımsıkı kavramaktaydı. Sopanın ucundaki beyaz bayrak belli belirsiz de olsa kendini siperin dışındakilere gösterir gibiydi.

Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, işte bu fotoğraftan yola çıkarak bir yazı yazmış: Gecikmiş Bir Beyaz Bayrak . Özkök, yazısına "o fotoğraf"ı kendi perspektifinden "okuyarak" başlamış: "Çukurdan bozma bir siperde iki zavallı ıraklı asker. Birbirlerine sarılıp, öyle kıvrılıp kalmışlar. Birinin elinde bir beyaz bayrak. Ucu henüz siperden çıkmamış. Belli ki ölüm onları teslim olmaya hazırlanırken yakalamış. Yani gecikmiş bir beyaz bayrak."  Bu "resimaltı" cümlelerinin ardından Özkök, "İşte bu fotoğrafın arkasına geçmek istiyorum."  demiş ve şöyle devam etmiş: " O iki zavallı askeri, siper bile denemeyecek kadar iğreti çukurda bırakan diktatörün iki yakasına yapışmak, ondan hesap sormak istiyorum."  O fotoğrafa dikkatle bakarsanız "o iki zavallı asker"in -muhtemelen yakın ateş sonucu-kafalarına kurşun sıkılıp beyinlerinin dağıtıldığını görürsünüz...

Savaş boyunca bu fotoğrafa benzer çok dramatik fotoğraflar yayımlandı. TV ekranlarından insanın içini sızlatan, "hüznünü isyana dönüştüren" görüntüler birbirini izledi. Ertuğrul Özkök, savaş boyunca yazdığı birbirinden hazin yazılarla dünyanın gözü önünde yaşanan bu insanlık dışı saldırı  karşısında sanki yakasına yapışılacak, hesap sorulacak  başkakimse yokmuş gibi hep Iraklı diktatörün yakasına yapışıp hesap sormak istedi. Hırsızın suçunu hep gizledi. Diktatörün yakasına yapışıp hırsızı gizlemek adına yazdığı şu satırlarGecikmiş Bir Beyaz Bayrak  yazısından: "Amerikan tankları geçerken ona el sallayan çöl garibanlarına bakıyorum. Altlarındaki toprak, dünyanın en zengin petrol yatakları. Çok değil, 25 kilometre ötedeki başka Araplar, lüks arabalarda dolaşır, klimalı evlerde oturup dünyanın her yerini gezerken, onlar hâlâ Ortaçağ'da kalmışlar. Neden?"  Şu "eşsiz " mantığa bakın: Irak hariç sanki tüm "Ceziretü'l Arab" (Arap Yarımadası) refah ve bolluk içinde; sanki  hiçbirinin başında "diktatör", "şeyh", "kral" vb.  yok -dolayısıyla "gariban" da yok-; her şey güllük gülistanlık! Irak hariç sanki tüm Arap yarımadasında  lüks arabalardan, klimalı evlerden geçilmiyor!.. "Çok değil 25 kilometre ötedeki başka Araplar" (Kuveytliler, Suudi Arabistanlılar, Katarlılar...çağ atlamış, bir tek Iraklılar Ortaçağ'da kalmış! Herkes atını arabasını almış; klimalı evlerde oturuyor; Iraklılar yerlerde sürünüyor, çöl sıcağında kavruluyor! Merak ettim doğrusu: Ertuğrul Özkök, "onlar hâlâ Ortaçağ'da kalmışlar"  dediği Irak'a hayatında kaç kez gitmiş de bu fazlasıyla "derin" gözlemi çalakalem sütununa taşımış? Özkök'ün Hürriyet'in 27 Mart 2003 tarihli sayısındaki "Bana Bağdat'tan Kalan Hatıra" başlıklı yazısı merakımı fazlasıyla gideriyor: Özkök, Irak'a hayatında yalnızca bir kez gitmiş; o da 25 yıl önce, 1977 yılında!

2.

"Süper gücün geri vitesi yok"  mu?

Özkök, içeriği ne olursa olsun, özünde bir "savaş tezkeresi" olan karar tasarısının TBMM'de kabul edilmesi yönünde olağanüstü bir performans gösterdi. "Süper gücün geri vitesi yoktur"  veciz sözüyle Başbakandan, Meclis Başkanına, Muhalefet Partisinden Genel Kurmay Başkanına  her kişi ve kurumu  "uyararak" yazılarında  özetle  ve özenle "bu tezkereyi kabule mecburuz ve mahkumuz" temasını işledi. Buraya kadar aslında her şey "normal". Bir köşe yazarının - ki o köşe yazarı vakti zamanında köşesinden "o köşeler babanızın malı değil!" diye yazmıştı - tezkerenin meclisten geçmemesinin olası yan etkilerini, gelecekteki mahsurlarını kendi perspektifinden yorumlaması, düşüncelerini  kamuoyuyla paylaşması elbette anlaşılır bir şeydir. Ama meclisteki tezkere oylamasına getirdiği  "yorum",   köşesini babasının değilse bile Amerika'nın malı gibi kullanma gayretkeşliğinin hazin bir örneğidir. 10 Nisan 2003 tarihli yazısında "evet deseydik" alt başlığı altında bakın Özkök neler yazmış: "Meclisimizden evet oyu çıktığı halde, saçma sapan bir yorumla bunu "Hayır" olarak yorumlayan ve bunu Türk halkına "demokrasinin zaferi" olarak yutturmaya kalkanlara sesleniyorum.  Türkiye bu tezkereye evet deseydi, bu savaş daha kısa sürecekti. Daha az insan ölecekti. Şehirler daha az tahrip edilecekti."  İster misiniz Özkök, "Gecikmiş Bir Beyaz Bayrak" yazısında Saddam'ın yakasına yapışmak istediği gibi, akıllı bombaların yol açtığı  kan ve gözyaşından dolayı, hızını alamayıp, bu kez deMeclis Başkanımız Arınç'ın yakasına sarılmak istesin! 11 Nisan 2003 tarihli yazısında Özkök, konuyu yeniden bakın nasıl ısıtıyor: "Bakın o oturumda demokrasi gerçekten işleseydi ve 264 milletvekilinin evet oyu, hayırcıların 250 oyundan daha fazla sayılıp, bu tezkere kabul edilmiş sayılsaydı...." Ya Özkök'ün şu cümlesine  ne dersiniz: "O günlerde tezkereye evet diyecek milletvekillerinin üzerinde cehennemi bir baskı kurulmuştu. O insanlara edilmedik hakaret bırakılmamıştı."  Vesaire...vesaire...vesaire... Özkök, "tezkere" gibi meclis kararlarının, oylamaya katılan üyelerin yarıdan bir fazlasının "kabul"oyuyla kabul edilmiş sayılacağı, aksi taktirde kabul edilmemiş sayılacağı kuralını bilmiyor mu; elbette biliyor! Ayrıca bu kuralın neresi saçma? Karar alma süreçleri Özkök'ün akıl terazisine göre "kabul edenler / etmeyenler" oylaması kadar "basit" ve sözümona "demokratik" olsaydı,  Irak'a saldırı kararını  Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kolaylıkla alabilirdi. Oysa oradaki oylamada 15 üyeden 10'unun "evet"ine ihtiyaç vardı. Amerika-İngiltere koalisyonu, bu 10 üyeyi ikna edemediği ve bir de Güvenlik Konseyi daimi üyelerinden Fransa'nın kararı veto edeceğini açıklaması üzerine karar tasarısını Güvenlik Konseyi'ne sunmaktan vazgeçmedi mi? Konsey üyelerini ikna etmek için Amerika'nın üye ülkelere (özellikle de ekonomik güçlükler içerisinde bulunan ülkelere)  açıkça önerdiği "ahlaksız teklifler" sorun olmuyor da Türkiye'deki kamuoyunun tezkereyi kabul etmemeleri yönünde oylama öncesinde Milletvekilerine yönelik "demokratik baskı mekanizmalarını" çalıştırması mı sorun oluyor? Ayrıca, Meclis o tezkereyi kabul etseydi bile halk bu kararı "siyaseten" veto ederdi. Özkök, savaş öncesinde ve sonrasında, gözüne taktığı  Amerikan gözlüğünü hiç çıkarmadı! (Tezkerenin Mecliste kabul edilmemesi üzerine bir Japon yazar arkadaşımdan aldığım e-mail mesajını burada Özkök'ün dikkatine sunmak isterim: "Bugün, Meclisinizin ülkenize Amerikan Ordusunu kabul etmeyeceği kararını öğrendim. Büyük ülkenin baskılarına karşı cesur tavrınız  ülkenize büyük bir prestij kazandırmıştır. Öte yandan, Japonya'daki savaş karşıtı hareketin hükümetin desteğiyle değil de hala bazı sivil kesimlerin gayretiyle yürütülüyor olması utanç vericidir. Bir Japon yurttaşı olarak, herhangi bir neden olmaksızın Irak'a saldırılmaması için elimden geleni yapacağım. Çevrende bu anlamsız savaşa karşı çıkan herkese lütfen yakınlık duygularımı  ilet.. 3 Mart 2003)

3.

İngiliz Parlamentosu'nu Nasıl Bilirsiniz?

Konu kararlardan, oylamalardan, parlamentolardan açılmışken Özkök'ün 21 Mart 2003 tarihli yazısındaki şu bölümü anımsamamak olmaz. Bakın Özkök,  İngiliz Parlamentosu'ndaki "tartışma"yı nasıl izlemiş: "Önceki akşam İngiliz Parlamentosu'ndaki tarihi tartışmayı izledim. Tony Blair kendi partisinin büyük baskısı altındaydı. Hükümetten istifalar geliyordu. Televizyon yorumcuları, "Tony gidiyor" yorumları yapıyordu. Sonunda muhalefet partisinin sözcüsü çıktı ve şunu söyledi: " İngiltere büyük bir devlettir. Körfez'deki İngiliz çocukları, parlamentosunun desteğini hissetmek isteyecektir. Onun için biz muhalefet olarak hükümeti destekliyoruz."  Yani? Yanisi, Özkök, İngiliz Parlamentosu'ndan ders alın demek istiyor muhalefete. Parlamentomuzda muhalefet partisi sayısı yıllar sonra yeniden "bir"e indi (bir anlamda 1950'li yıllara geri döndük), yine de bu tek partili muhalafet bile fazla bulunuyor! Muhalefete,  İngiltere Parlamentosu'ndan "ders alıp", "dosta düşmana karşı",  "kayıtsız şartsız" iktidarı desteklemesi vazediliyor! Oysa, İngiltere Arjantin'le "Falkland Macesası"na girerken başta BBC olmak üzere, ülkedeki tüm aklı başında güçler bu maceraya karşı çıkmamış mıydı? Dahası, Ertuğrul  Özkök, Avam Kamarası BaşkanıRobin Cook'un "ben bu gidişe karşıyım" diyerek, onurlu bir tavırla, Hükümeti "savaş kararı"nda kaderiyle baş başa bırakışını izlemedi mi? Eğer Arjantin ve Falkland Adası uzak bulunuyorsa, çok yakın bir geçmişte yanıbaşımızdaki bir coğrafyada yaşananları anımsatabilirim: İsrail, pervasız bir "devlet terörü" uygulayarak Arafat'ın karargahını bombalayıp, karargahı günlerce kuşatma altına aldığında İsrailli barış yanlıları Telaviv'de İsrail Hükümetinin uyguladığı "devlet terörü"nü protesto etmemişler miydi?

4.

Saddamcılık...Üçüncü Dünyacılık...

            Savaş sırasındaki yorumlarında Özkök'ü deyim yerindeyse "urgan, yorgan zaptedemedi".  Birbirinden farklı, çeşitli gerekçelerle "savaşa hayır" diyenleri, koalisyon güçlerinin Irak'a yönelik saldırılarının haksız ve hukuksuz olduğunu ileri sürenleri "Saddamcılık"la  ve "Üçüncü Dünyacılık"la suçladı.  Bu hususta Özkök'ün değişik tarihlerde yazdığı yazılardan oluşan küçük bir seçmeyi aşağıda dikkatinize sunuyorum:

            "Savaş karşıtlığı elbette güzel ve takdir edilecek bir davranış. Ama "savaşa karşı çıkıyorum" derken, Ortadoğu'daki en kanlı iki savaşın başlatıcısı olan zalim diktatörü bırakın eleştirmeyi, tam aksine onu yücelten bu histeri nedir?" (28 Mart 2003)

            "Savaş karşıtlığını "Saddamist"liğe dönüştürmek, bu ulvi kavrama yapılacak en büyük ihanettir." (28 Mart 2003)

            "Meğer Türkiye'nin gizli mevzilerinde ne kadar çok uykuya yatırılmış Saddamcı Cumhuriyet Muhafızı varmış..." (28 Mart 2003)

            "Benim kastettiğim, "savaş karşıtlığını" geçmişte "barış" kelimesine yaptıkları gibi insani içeriğinden  çıkarıp, tamamen siyasi ve ideolojik deformasyona uğratan marjinal kesimler ve kişilerdir. Bunlar geçmişte "barış" kelimesini tamamen Marksist bir mücadele aracı haline getirmişlerdi. Şimdi de Irak'taki rejimi savunmaya yönelik Üçüncü Dünyacı bir mücadele aracı haline getirmeye çalışıyorlar. Benim eleştirim işte bu kavram katillerinedir. 1970'lerde Sovyetler Birliği'ni, Çin'i, Arnavutluk'u, arkalarına alarak gerçekleştiremedikleri  hayallerini, bugün Saddam Hüseyin ve Cumhuriyet Muhafızları'nı arkalarına alarak gerçekleştirme rüyasına dalmışlardır. Ama Allah'tan Türkiye'nin karnı artık tok bu Üçüncü Dünya ütopyalarına." (2 Nisan 2003) (Burada zorunlu bir parantez açıp,Bertolt Brecht'in Marksist bir perspektifle yazdığı "barış" şiirlerini, Ege'nin öte yakasından anti-faşist bir bilinçle dünyanın belki de en güzel "barış" şiirini bizlere armağan etmiş olanYannis Ritsos'un -hiç olmazsa- "çocuğun gördüğü düştür barış" dizesini Özkök'e anımsatmak isterim.)

            "Ama ne yazık ki, gözünü Saddam bürümüş bazı üçüncü dünya hayalperestlerinin geçici tatminleri için bunca can kaybedildi." (3 Nisan 2003) (Dediğim gibi, Özkök'ü "urgan, yorgan zaptedemiyor"!)

            "Bugün 50 yaşını geçmiş birçok eski Türk solcusu gibi ben de gençliğimde böyle"Üçüncü Dünyacı"  özlemler aleminde yaşadım. O zamanlar Tito, Nasır gibi Üçüncü Dünya liderleri vardı. Galiba o idollerin yerini şimdi Saddam alıyor." (4 Nisan 2003)

            "Oysa "Üçüncü Dünyacılık" Ortadoğu dışında dünyanın gündeminden çıkmış bir dünya görüşü (...) Bir yanımızda, ilişkilerin iyice zayıfladığı Avrupa, bir yanımızda Irak savaşı dolayısıyla aramıza soğukluk giren Amerika Birleşik Devletleri ve hemen yanı başımızda, daha da önemlisi içimizde yükselen "Üçüncü Dünyacılık". Tabii şimdilik Üçüncü Dünyacılık elbisesi içinde gezinen İslamcılık." (4 Nisan 2003) (Ertuğrul Özkök, kendi imal ettiği bu "Üçüncü Dünyacılık" hezeyanına kendisini öylesine kaptırmış ki bu "halet-i ruhiye"den nasıl kurtulacağını doğrusu çok merak ediyorum. Diyelim ki bizim ülkemizdeki savaş karşıtlığı "Üçüncü Dünyacı", peki ya dünyanın dört bir yanındaki savaş karşıtlıklarına ne demeli? Dünyanın her yerinde "savaşa hayır" temeli üzerine yükselen savaş karşıtlarının hepsi de "Saddamcı" ve "Üçüncü Dünyacı" mı?)

            "Bugün 50 yaşını geçmiş birçok eski Türk solcusu gibi gençliğimde böyle "Üçüncü Dünyacı"  özlemler aleminde yaşamış" birine Marks'ın şu ünlü sözünü anımsatmak belki "tereciye tere satmak" sayılır ama o değerli sözü anımsamak ve anımsatmak gerekir: "Başka ulusları ezen uluslar özgür olamaz". Bugün Amerika'da, İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da, Rusya'da, Japonya'da, İsrail'de, Türkiye'de...dünyanın hemen her yerinde  Irak'ın işgaline karşı çıkarak, onca güzellik dururken bir ulusun hafızasına "şok ve dehşet"in yerleştirilmesini kesinlikle reddeden "savaş karşıtları",  "Saddamcı" ya da "Üçüncü Dünyacı" olduklarından değil, kendi özgürlüklerinin, dünyanın neresinde olursa olsun,  böylesi işgal ve saldırılara karşı çıkmaktan geçtiğini  çok iyi bildikleri için "savaşa hayır" diyorlar.

            "Saddam Rejimi" hakkında elbette pek çok şey söylenebilir. 2001 yılında 10 günlüğüne Bağdat'a yaptığım ziyaret dönüşünde not defterime şunları yazmıştım: "Bir zamanlar Abbasilerin gözde başkenti Bağdat'ın bugün  koyu bir "Arap Milliyetçiliği"ni esas alan tek parti, tek lider, tek ülkü, tek fikir mantığıyla yönetilen "çorak bir başkent"e dönüşmüş olduğunu görmek doğrusu içimi sızlattı."  Bu durumu "tespit etmek" başka şey; bu böyledir diye işgalci güçlerin akılı bombalarla gece gündüz demeden o efsanevi şehirlerden Bağdat'ı, Basra'yı, Kerbela'yı, Musul'u yerle bir etmelerine, bu yıkımın yarattığı "şok ve dehşet"e seyirci kalmak, dahası "ahlaksız teklifler" uğruna bu insanlık dışı haksız ve hukuksuz saldırıyı desteklemek, alkışlamak başka şey!

5.

Bir savaş Neden Çıkar? ...

            "Koalisyon güçleri"nin en büyük savaş gerekçesi neydi? Irak'ta kitle imha silahları vardı ve bu silahlar tez elden yok edilmeliydi. Irak acilen silahsızlandırılmalıydı. Saldırının ilerleyen günlerinde "kitle imha silahları figürü" alelacele bir tarafa bırakılıp, rota bir anda "Irak'ı özgürleştirmek" hedefine çevriliverdi! "Amerikancı medya" yazılı ve görsel basın yayın organlarıyla akıllı bombalar eşliğinde gece gündüz demeden "Irak'ı özgürleştirmek" temasını işlemeye başladı. Irak halkı zalim bir diktatörün yönetiminde çeyrek asırdan fazla bir süredir inim inim inlemekteydi. Irak halkını bu zalim diktatörün elinden tez elden kurtarıp "özgürleştirmek" bir insanlık göreviydi! Bu uğurda, özgürleştirilmeyi bekleyen "sivil halk"ın yaşadığı "sivil yerleşim yerleri" akıllı bombalarla, misket bombalarıyla, sığınak delen devasa bombalarla önce gece gündüz demeden bombalanıyor; ağır bombardıman altında  yaşamını yitirenler"doğal olarak" sonsuza dek özgürleştirilmiş oluyor; elsiz, kolsuz kalanlar ömür boyu "sakat" bir özgürlüğün tutsağı oluyor; geriye kalanlar da çaresizlik içinde bu acımasız saldırıların bir an önce bitip, yaşadığı kentte sessizce "özgürleştirilmeyi" bekliyor!

            Bu "özgürleştirme" söylemine en son Rumsfeld'in "yağma özgürlüktür" söylemi eklendi! Olacağı buydu zaten. Kızılderililerin elindeki havanın, suyun, toprağın yağmalandığı; oraya buraya kement atarak kovboyculuk oynayıp yağmanın kovboylar için bir hak ve "özgürlük alanı" olarak tanımlandığı utanç günleri anlaşılan Amerikalı şahinlerin adeta  genlerine işlemiş! Yoksa "yağma özgürlüktür" diye konuşurlar mıydı?

            İngiltere'de savaş karşıtı tutumuyla tanınan "The Independent" gazetesi "Bir an önce saldırının yasa dışı olmadığını bilmeye ihtiyacımız var" ifadesini kullanarak, İngiltere Başbakanı'na hitaben yayımladığı açık mektupta şu soruyu sordu: "Kitle imha silahları nerede Bay Blair?"  (Aktaran Cumhuriyet gazetesi, 21 Nisan 2003) Bu soruyu, bir İngiliz gazetesinden önce, Ertuğrul Özkök'ün, bir yerde tüm dünya medyasını "atlatarak", Hürriyet'teki köşesinden savaşın faillerine (Bush, Blair, Rumsfeld, Powell ve adamlarına) yöneltmesini çok isterdim! (Özkök, böyle bir soru yönelttiyse bile bu soru, "geç kalmış beyaz bayrak" gibi "geç kalmış bir soru" olmaz mı?) Yine o İngiliz gazetesinde yer alan  cümleyi Özkök'ün "Saddamcılık" ve Üçüncü Dünyacılık" hezeyanlarının ne kadar yersiz olduğunu bizlerden çok kendisinin anlamasına yardımcı olması umuduyla buraya aktarmak isterim. Gazete, Saddam rejiminin baskıcı ve kötü bir rejim olduğunu belirttikten sonra bakın ne diyor: "Ama Ortadoğu'daki diğer bazı özgürleştirilmesi gereken yerlerden çok da kötü değildi."  Özkök'e sormak gerek;  Ortadoğu'da özgürleştirilmesi gereken yerler arasına "çok değil, 25 kilometre ötedeki başka Araplar, lüks arabalarda dolaşır, klimalı evlerde oturup dünyanın her yerini gezer" dediğiniz Arap ülkeleri de dahil edilebilir mi? Özkök'ün bu ve benzeri  sorulardan kurtulmasının en kestirme yolu sanırım "The Independent" gazetesini de tez elden "Saddamcı" ve "Üçüncü Dünyacı" ilan edip  Hürriyet'teki köşesinden "serbest atış"a gece gündüz devam etmek!

            Savaş öncesinde Powell'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde yaptığı konuşmaları, gösterdiği slaytları elbette Ertuğrul Özkök de izledi. O slaytlarda ne gösterilmişti? Irak'a alüminyüm tüplerin içinde zenginleştirilmiş uranyum getirildiği, Irak'ta bazı "TIR"ların bir tür kamufle edilmiş seyyar kitle imha silahı fabrikası olarak kullanıldığı, tüm bunların uydudan bir bir izlendiği söylenmişti. Bugün artık tüm bunların,  saldırıya zemin hazırlamak için uydurulmuş yalanlar olduğu biliniyor. Her şey "ahlaksızlık" üzerine kurulu olduğu için, bugün Bush ve adamları, dünya kamuoyuyla alay edercesine,  "kitle imha silahlarını bulmak için bir yıl bile gerekebilir" açıklamasını yapabiliyor. Uydudan adım adım adım, an be an izlenen silahları bulmak bu kadar zor mu?

            Bugüne değin yaşanan savaşlar üzerine çok sözler edildi. Irak'a yönelik bu saldırı, özünde bir tür "medya destekli silah fuarı"ndan başka bir şey değildi. Anlaşılan o ki, silah endüstrisi ve bu endüstrinin tacirleri için bu boyutlarda ilgi çeken bir fuar organizasyonunu, ne yapıp yapıp  bir bahane bulup 10 yılda bir düzenlemek gerekiyor! Bu "fuar", 1. Körfez Savaşı'ndaki fuarın devamı olup, on yılda savaş endüstrisinin ne kadar geliştiğini dosta düşmana göstermek için düzenlenmiştir. Konunun "Saddam"la, "Saddamcılık"la, "Üçüncü Dünyacılık"la, "Irak'ı Silahsızlandırmak"la, "Irak halkını özgürleştirmek"le uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu temaların hepsi, tüm dünyanın 1. Körfez savaşı'nda olduğu gibi -yine- naklen izlediği "savaş endüstrisi ve ürünleri" fuarının kataloğunu süsleyen heyecan  verici, "insan"da "şok ve dehşet" etkisi yapan  figürlerden başka bir şey değildi.

            Bir savaş neden çıkar ya da durup dururken bir savaş çıkar mı? Bu sorunun yanıtını Hermann Hesse'nin yazdığı şu paragrafta buldum: "Bir savaş durup dururken çıkmaz ortaya, insanların bütün diğer girişimleri gibi önceden hazırlanır, olabilirlik kazanması ve gerçekleşebilmesi için pek çok kişinin bakım ve çabasını zorunlu kılar. Ama savaşı isteyen, hazırlayan ve insanlara telkin edip benimsetenler, savaştan yarar uman insan ya da güçlerdir. Savaş, söz konusu kişilere ya doğrudan nakit para olarak kazanç sağlar (savaş patlak verir vermez daha önce kendi halinde ve masum ne çok sanayi dalı silah üreten ticari işletmelere dönüşür ve para otomatik olarak bu işletmelerin kasasına akmaya başlar!) ya da onların prestij ve saygınlığını yükseltir, gücünü artırır."

            Bu satırların yazarı Hermann Hesse kim mi? Birinci Dünya Savaşında Alman militarizmini protesto etmek için İsviçre'ye yerleşen, İkinci Dünya Savaşında kitapları Naziler tarafından yakılan Alman yazar.

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam17
Toplam Ziyaret36418
Saat