• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

"Hayalete Övgü" Odağında Anımsamalar / Anımsatmalar

Değerli şair  Ahmet Oktay'ın "Hayalete Övgü" adlı şiir kitabı üzerine kişisel bir okuma serüveni:

 

'Hayalete Övgü' Odağında Anımsamalar/Anımsatmalar

 

1. Hayalete Övgü'den İzler

 

Hayalete Övgü'deki şiirleri en çok şairin anımsadıkları / anımsattıkları bağlamında okudum. Bana göre, Hayalete Övgü'deki şiirler vurguyu belki de en zayıf olduğumuz alana yapıyor. Yer yer "hafıza kayıpları"na dönüşen toplumsal bellek zayıflıklarının "kişisel" algı dünyalarındaki yansımalarını öne çıkaran bu şiirler hem şairin hem de  onun sadık okurlarının iç dünyalarına tutulmuş birer ayna sanki.

 

Ahmet Oktay, Hayalete Övgü'deki şiirlerinde, şiir sanatının aktığı ana damarlardan sayılabilecek  anımsamalar üzerine kurulu bir "atmosfer şiiri" oluşturmuş. Şair, kendi iç dünyasındaki anımsamaları bir tür anımsatma pratiğine dönüştürerek deyim yerindeyse kendisini kamuya açmış. Hayalete Övgü'de Ahmet Oktay hayatın inceliklerine, kırılgan ayrıntılarına yönelik öyle çok şey anımsamış -ve anımsatmış- ki bu şiirleri okuduktan sonra böylesine yoğun "anımsamalar"ın şaire acı vereceğini düşünmekten kendimi alamadım. Bu şiirlerde şairin kendini ortaya koyuş tarzı, bir anlamda, kirlilikten dolayı denizin derinliklerinde yeterli oksijen bulamadığı için umarsızca  kendini karaya vuran balıklarınkine benziyor.

 

Birkaç yıl önce bir belgeselde şöyle bir kurgu izlemiştim: Afrika'nın Ümit Burnu yakınlarında bir yerde göçmen kuşlar bir süre telâşla, panik içinde kanat çırpıp durduktan sonra topluca, çığlık çığlığa kendilerini okyanusun derin sularına bırakıp intihar ediyorlardı. Ornitologlar (kuşlarla ilgilenen bilim adamları) kuşların bu tuhaf davranışını incelediklerinde, kuşların topluca kendilerini okyanusun sularına bıraktıkları bu yerde vaktiyle bir adanın bulunduğunu, kuşların, güzergahları üzerinde tam burada mola verip yollarına devam ettiklerini bulgularlar. Kuşlar, güzergahları üzerinde tam bu yere geldiklerinde her zaman olduğu gibi bir adayla değil de, bu kez uçsuz  bucaksız mavi sularla karşılaştıklarında bir telâş, bir panik başlar ve derin bir umarsızlık onları çığlık çığlığa okyanusun sularına çeker. Soruna çözüm bulmak adına, ornitologlar, kuşları sabırla yeni bir güzergaha "alıştırır" ve eski güzergah, göçmen kuşların belleğinden zaman içinde yavaş yavaş silinip gider. Özlemle ya da tutkuyla o eski güzergahı izleyen tek tük de olsa aykırı göçmen kuşlar var mıydı, bilmiyorum?

 

Yannis Ritsos, Ege'nin öte yakasından "alışkanlıklar da değişir" dememiş miydi; Ahmet Oktay, Hayalete Övgü'de "sandım ki doğru sözcüğü bulursam/aydınlanacak içince yittiğim/kristal labirentteki güzergah./Var mıydı tutacağım bir yön/bulacağım düz bir yol?/Bilemedim. Geliyor ve gidiyor insan." demiyor mu?

 

2. Hayalete Övgüler: Hayalete Övgü'deki Şiirler

 

Sayfada Gördümdü Kendimi, adından da kolayca anlaşılacağı üzere başlı başına bir anımsamalar / anımsatmalar şiiri.

 "Hızla tenhalaştı vakitler,

kahkahalar da azaldı sofrada;"

dizeleriyle başlayan şiir, geçmişten bugüne zamanın "hızla" gelip geçişinin bir çırpıda anlatılacağı bereketli dizelerin de ipucunu veriyor. Kahkahaların sofralardan sessiz sedasız çoktaaan çekip gittiğinin farkındaydık da vakitlerin hızla tenhalaştığını ancak bir şair anımsayıp anımsatabilirdi bizlere...İnsan yazdığını göremezse, klavyenin başına geçip harfleri seçemezse "her tuş bir uçurum"a dönüşür. Anımsama / anımsatma pratiğinin şairin algı dünyasına yansıdığı dizeler işte bu dizenin ardından sökün ediyor ve  sonrasında bir şairin geçip giden zaman karşısındaki umarsızlıkları, yazıklanmaları başlıyor. "Harflerden, sözcüklerden medet umdum bunca yıl" diyen şairin dizeleri, "sandım ki doğru sözcüğü bulursam / aydınlanacak içinde yittiğim / kristal labirentteki güzergah" dizeleri ile gelip -belki de kaçınılmaz olarak-  "Bilemedim. Geliyor ve gidiyor insan." dizesine   dek dayanıyor. Labirent deyince, yıllar önce Borges'in bir öyküsünü okumuştum. Yaklaşık olarak şunları yazıyordu o öyküde Borges: "her labirent, - kaçınılmaz olarak- kendi içinde merkezi bir plan saklar. Eğer bir labirentte kaybolursanız, her yol ayrımında sağ kolunuz üzerine dönün; göreceksiniz sonunda meydana açılan bir sokağa sapacak ve o sokak da sizi doğruca kentin meydanına götürecektir." Bu şiirde Ahmet Oktay'ın harflere, sözcülere yaptığı vurguyu görünce yine Borges'in Kongre adlı öyküsünde geçen bir cümleyi burada  kelimesi kelimesine anımsamadan/anımsatmadan edemedim:"Sözcükler, paylaşılmış bir hafıza gerektiren simgelerdir." Borges'in bu sözünün yanına Mevlanâ'nın  o çok bilinen "siz ne söylerseniz söyleyin, karşınızdaki kişi sizi ancak bildiği sözcükler kadar anlar" sözünü eklemek gereği duydum. İlginçtir, "ben kimi armağanları gölgeye borçluyum." diyen Borges, belki de bu borcun anısına kitaplarından birine "Gölgeye Övgü" adını vermişti.

 

            "Bilemedim. Geliyor ve gidiyor insan." denildikten sonra sıranın "geliyor" ve "gidiyor"un arasında kalan akıp geçen zamana, o zamanın geride bıraktığı izlere gelmemesi düşünülemezdi. "Aşk mektuplarını yazardım arkadaşlarımın" dizesi iç dünyalara dönük anımsama pratiğine açılan kapının anahtarı olmuş sanki.

 

            Sonrası yüze tutulan bir ayna ve şairin o aynada gördükleri:

            "Mürekkebin kuruduğu ilk sayfada

            gördümdü kendimi: Yitik bir suret,

            kapının önündeki kararsız

            çekingen bir ayak sesi;"

 

            Sayfada Gördümdü Kendimi...Şiirin adıyla, daha doğrusu kendiyle, karşılaştığımız yer tam burası işte. Her şeyle yüzleşme...Onca anımsama/anımsatmalardan sonra gelinen yer. Üç sözcüğün ortasına kurulmuş "gördümdü": Birinci tekil şahıs ağzından di'li geçmiş zamanın hikayesi...

 

Bu yoğun yüzleşmeden sonra artık daha başka hangi dizeler eklenebilirdi ki bu şiire? Olsa olsa -hazır aynaya bakıyorken hâlâ-  şairin kendi kendine sorduğu yanıtı olmayan bir kaç soru:

"Hem kendisi hem başkası herkes;

uzam ve zamana kilitli taş

muska ve mühür; soru ve yanıt.

Sonsuza dek yürümeye yargılı

Yahudi miyim ben? İlk yazdığım

Satırdan beri.

 

Ama hangi yöne doğru yürüyüp gitti Ahesverus

Toplama Kampları'nın içinden."

 

Ten Orda YırtılırSayfada Gördümdü Kendimi gibi yine içe dönük anımsamalar/anımsatmalar üzerine kurulu bir şiir. Şiir bir "karşılaştırma"yla başlar: Şair karla kaplı dağ ile söğütlerin gölgelediği dereyi ağırlıkça "tartar" ve birbirine "eşitler". Bu karşılaştırmanın gizi sanırım şu dizede saklı: " Göreli nicelikler/ama kim emin niteliklerden?" Ahmet Oktay'ın bu "karşılaştırma"sı bana meşhur "Alış Veriş" şiirini  anımsattı. HaniSabahattin Eyüboğlu'nun "Yaprak" dergisinin çıkış amacını açıklamak için yazdığı "Gül verir yonca alırız" dizesiyle başlayıp "Gözyaşı verir ümit alırız."diye biten şiirini.

 

Ahmet Oktay'ın Ten Orda Yırtılır şiiri bize, zaman akıp geçtikçe, geçmişin çeşitli boyut ve katmanlarda bugüne taşınması çabası olarak da nitelendirilebilecek olan "anımsamalar"ın giderek -belki de kaçınılmaz olarak- "anımsamamalar"a dönüşebileceğini hatırlatıyor. Anımsamaların artık anımsamamalara dönüştüğü yerde bir bakıma anlamın yitirilmesi ile yüz yüze kalıyor insan. Şair, işte bu süreci bilendir. Ahmet Oktay'ın bu şiirde anlamın yitirilişine dair yazdığı şu dizeler son derece sahici ve yerli yerinde:

 

"Yitirdim anlamları çoktan;

Duyumsuyorum ama çürüyen kökü,

Aşınan bazaltı, yırtılan

Damarını elmasın.

Siliniyorum mevsimlerden,

Sayfalardan, oyluklardan;

Uçucu bir kokuyum sanki."

 

Bir şair yıllar sonra eline bir ayna alıp bu aynayı yüzüne tutar da kendiyle konuşmak isterse dilinden dökülen sözler yukarıdaki dizelerden çok farklı şeyler olmayacaktır...

 

Onca anımsamamalara karşın şiirin ilerleyen bölümlerinde şair yine de kendini tüm yalınlığıyla ortaya koymaktan geri durmaz. Şiire adını veren dizeler "orda", tam da şairin kendisini ortaya koyduğu yerde geçer: "Ten orda yırtılır ve kıpkızıl kesilir gül."  Bu dizelerden sonra şiirin sonuna yaklaştığımızı anlarız:

 

"Biliyor yine de ölemiyoruz.

Sararan yaprağında dalın

Kurumuş çeşmenin kararmış taşında

Bir ses çınlıyor masmavi"

 

Peki ama çınlayan ses neden masmavi?

 

Ten Orda Yırtılır'dan sonra önümüze açılan sayfada hem kişisel hem de toplumsal dünyalara dair "anımsama/anımsatma" çabasını yansıtan bir şiirle karşılaşmak aslında hiç de şaşırtıcı değil. Ahmet Oktay, Hayalete Övgü'yü öyle güzel kurgulamış ki kişisel olan ile toplumsal olan kitapta birbiriyle buluşup tutkuyla kucaklaşmış adeta. Böylesi tutkulu bir "buluşma" için kim bilir kaç yıl beklendi!

 

Madenci Lâmbası'nı okumaya işte bu duygularla başladım. Şiire adını veren "madenci lâmbası" şiirin hemen girişinde şairin çalışma masasının üstünde karşılar bizi. Üç yıldır yerdeymiş, şair belki de "meraktan" bu tuhaf gereci alıp çalışma masasının üstüne koymuş. Böylelikle, madenci lâmbasının serüveni şairin ve bir ucundan da benim serüvenim olmuş. "Zonguldaklı şair Lütfi Fikri - Fikri Lütfi miydi yoksa?-" armağan etmiş bu "tuhaf gereci" şaire. Bu şair arkadaş, Kayseri'ye kadar gelip, "Eşik dergisine mutluluk ve başarı dileklerimle" diye bana şiir kitabını imzalayan Zonguldaklı (ya da Zonguldak'ta yaşayan) maden mühendisi şair Öner Fikri olmasın! (Bu hususa Kavram-Karmaşa'daki yazısında Zonguldak'ta yaşayanOsman Günay da değiniyor. Ahmet Oktay, Madenci Lâmbası ve "Nahif" Bir Duyumsama. Sayı 25) Ahmet Oktay'ın Madenci Lâmbası'nı okurken kitaplığımdan Öner Fikri'nin şiir kitabını alıp içinden "Madenci" şiirini okuyorum usulca:

"Güneş ne doğar ne batar

Ayıptır bu yüzden

Saate bakılmaz yeraltında."

Belki de bu yüzden oralarda hep Madenci Lâmbaları aydınlatır geceyi de gündüzü de...Ahmet Oktay'ın sözünü ettiği şair Öner Fikri olmasa bile ne çıkar? Şairler birbirine benzemez mi? Zonguldaklı şair nasıl üç dizenin hatırına onca yolu tepip Ahmet Oktay'ın kapısını çalmışsa, Ahmet Oktay da yıllar önce karlı bir gecede İstanbul otobüsüne atlayıp, "göğsünde inanılmaz bir panik içinde" bir başka şairin kapısını çalmamış mı?

 

            Bu şiirde iç dünyaların derinliklerine sızan iki dize var ki o iki dize bir anlamda  yüzyılların diyalektik bilincine değerli bir katkı sayılır:

            "Yaslıyım bir ölü evi kadar ve dudaklarımda

            bir gelinin gülümseyişi."

 

            Sonra şairin gözü masanın üzerindeki madenci lâmbasına kayar yeniden. O "tuhaf gereç"in üzerindeki "sayılar ve tuhaf harfler" kim bilir  boylarından büyük ne çok şey "anımsatmaktadır" şaire. Şu dizeler acaba  tüm bu anımsamaların sözcüsü niyetine okunamaz mı:

            "Vuruyorum korkuyla

            damarlara kazmayı ve kalıyorum

            geçmişin göçüklerinin altında."

 

            Bu dizeleri kim okusa hemen Zonguldak'taki o büyük "grizu faciası"nı anımsar. Ben de "anımsadım" o ânı. O yıllarda üniversitede öğrenciydim. Dört arkadaş,  bir gece yarısı yurtlarımızdan çıkıp soluğu önce terminalde, oradan da sabah erken saatlerde Zonguldak'ta miting meydanında almıştık. Sonra, ODTÜ'de yüzlerimizi siyaha boyayıp, işçi tulumu ve baretiyle sessiz sedasız kampüsü boydan boya katedişimiz vardı...O günlerde, kendimizi simgesel olarak maden işçilerinin yerine koyarak, Zonguldak'ta, "o yer"de olma halini algılamaya, hissetmeye, düşünmeye çağıran eylemimizdeki duygudaşlığı, sembolik diğergâmlığı örneğin Tanıl Bora anlamıştı ve bunu Birikim'de yazmıştı. (Felaket ve Protesto, Birikim, sayı 35).

 

Kendi anımsayış sürecime dair bu satırları Madenci Lâmbası'nın, okuruna neler "anımsattığı"nı gösterebilmek için ekledim.

Madenci Lâmbası yüksek sesle okunmaya elverişli bir şiir değil. Yüksek düzeyde bir duyarlığın izlerini taşıyan ve bu yüzden alıcı gözüyle okunduğunda çok yönlü anımsama ve anımsatmalara olanak sağlayan bir şiir.

 

Aynı ve Değişken, tutkulu bir gezginin yıllar sonra kendi iç dünyasına dönüşünü ve bir sinema filmi gibi gezip gördüklerinden, yaşadıklarından arta kalanları anlatıyor. Bu şiir, bize yaşamda onca anımsadıklarımızın yanında  ne çok şeyi de unuttuğumuzu hatırlatan bir "hikaye etme" şiiri. Şiir söze "di'li geçmiş zaman"la başlıyor ve onca anlatılanlardan sonra her şeyin aslında "aynı ve değişken" olduğu çıkarımıyla sona eriyor. Şair bir tan vakti balkona çıkışı ve denizin esintisinin onu ürpertişiyle başlar. Sonrası, "aynı anda birkaç mekândayım" diyen şairin akıp geçen zaman içinde kendi iç sesini dinlemesi ve o "iç sese" dizelerinde karşılık verişi...Bu şiirde şiir okuru aslında şiirin olabildiğince dışındadır. Daha doğrusu şiir okuru bu şiirde dizelere olabildiğince uzaktan bakmalıdır. Bu şiir kitabın belki de "en özel" şiiridir. Bir şairin iç sesine uyup kendi kendisiyle konuşmasıdır. Bizler, bu şiire uzaktan bakanlar, bu şiirde olsa olsa zamandan zamana, mekândan mekâna, dizeden dizeye doludizgin, tutku ve özlemle akıp giden bir özel konuşmanın "atmosferini" duyumsayabiliriz.

 

"Göçebe" birisi olmakla "yerleşik bir gezgin" olmak arasındaki ayrım tam da benim anlamak istediğim gibi yansımış bu şiirdeki dizelere. Göçebe, bir yolculuğa çıktığında geride kalan her şeyi öylece bırakarak, bir daha dönmemek üzere çıkıyor yolculuğa; giderken geriye dönüp, bırakıp gitmekte olduğu yerlere "son bir bakıştan" başka bir şey kalmıyor belki geride. Yerleşik gezgin ise daha hareket ettiği anda döneceği günü ve yeri biliyor. Yerleşik bir gezgin, geri döndüğünde gittiği yerleri de çantasına koyup getirmek istiyor, ama beyhude! Çünkü, geri dönülmüştür artık. Geride bırakılan yer orada bırakılacaktır! Dönüşte çantaya konulan şeyler; küçük armağanlar, incik boncuklar, biblolar, çekilen fotoğraflar,"konaklanılan köy evlerinin, göçer çadırlarının, kaçakçıların silüetleri", "söylentiler, saymacalıklar", ağızdan ağıza dolaşan heyecanlı rivayetler, "değişik atlaslar, seyahatnameler, tarihler", haritalar bir "avuntu"dan başka ne anlama gelebilir ki? Geride bırakılanı "anımsamak" uğruna biriktirilen "onca şey" zaman geçtikçe bellekte bir bir "acı unutuşlara" dönüşür. Geride bırakılan en güzel, en neşeli, en mutlu bir anı bile zamanla, "zaman"ın da etkisiyle yitirme duygusunun verdiği hüzne, belki de acıya dönüşür. Bu süreci en iyi bilen şairler olsa gerek ki onların gönlü hep "göçebe"likten yanadır.

 

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ünlü "Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında;/ Yekpâre, geniş bir ânın/ Parçalanmaz akışında"dizelerindeki "atmosfer", Aynı ve Değişken'de sanki kendini bir başka  perspektiften yeniden var eder:

"Anlaşılıyor durulup yaşlandıkça,

zaman, şeyler ve olgular

aynı ve değişken

tefsirle şerh arasında."

 

Herkes Başka Ganimet Bulur, Aynı ve Değişken'in izini süren bir şiir. Kökenini, hayatın vücut bulduğu "ilk an"la buluşturmayı deneyen bir şairin şiiri. Bu şiirde, insanın zaman içinde "kaynağını yitiren suya dönüşüşü"nün izlerini buluruz. "Herkes başka ganimet bulur"muş gezilerinde. Toplanacak "tuhaf ganimet" kısa gezilerde düşlenirmiş ancak. Ahmet Haşim'in kırmızı bir ayın iki büyük fıstık ağacı arasından sanki yapraklara sürünerek yükselişini betimlediği ünlü "ay" denemesi bir "ganimet" gibi şairin (gezginin)  düşlerini besler: "fıstıkların arasından yükselecek mi ay"... Ahmet Haşim'in o ünlü denemesi şu cümlelerle biter: "Ay! Ay! Yalancı ay! Zekâdan harap olanları dinlendiren hayâl gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!"

 

Aynı ve Değişken'de göçebe karşısında kendini gösteren "yerleşik gezgin" bu şiirde de karşımıza çıkar:

"Küçük sorular

üretir, çakıl ve kabuk toplar gezgin

armağanlar alır dönmeden evine."

Gezginlerin dönüşte bir ânı saklamak adına kendisiyle birlikte getirdiği armağanlar bahsine yukarıda değinmiştim.

 

İnsanın Gurbetleri İçinde'yi okuduğumda "işte," dedim, "Hayalete Övgü'de okumayı umduğum şiir bu!" Öncelikle bu şiirde "yanılsamanlar ve aldanışlara" dair şu dizeler şiirde "mimari yapı"yı sergilemesi bakımından çok yetkin bir örnek:

"öyleyse kırmızı mendille

kimdi el sallayan geçen akşam?"

"M" harfi ses bakımından Türkçenin belki de en yumuşak, en narin, en güzel sesi. Şiirde, içinde "m" harfi geçen sözcükler ses ve tını özelikleri de göz önüne alınarak yerli yerinde kullanıldığında ortaya harika bir "müzikalite" çıkıyor. Ahmet Oktay, yukarıdaki iki dizede içinde "m" harfi geçen sözcükleri öyle güzel buluşturmuş ki bu iki dizeyi kim okusa ikinci dizenin sonundaki "akşam" sözcüğü de okunduktan sonra iki dizede toplam dört kez söylenen  "m" sesinin etkisini duyumsar. Bu iki dize özenle okunduğunda adeta duru bir su gibi akmaktadır. Tevfik Fikret de "Yağmur" şiirinde seslerin uyumlu birlikteliğini, büyülü tınısını  kullanarak yağmurun yağışını, damlaların pencereyi dövüşünü başarıyla anlatmamış mıydı?

 

            Bunları söylemekle birlikte, Ahmet Oktay'ın bu şirinde geçen "Gecesel bir yer altı sesiydi", "bir söylen olacaktı dönüşü" gibi dizeleri hiçbir biçimde kendime yakın bulmadığımı belirtmeliyim.

 

            "Unutulan" ve "burunda tüten" sevgililer bu şiirde de kendini gösteriyor. Şair beleğin işleyiş mekanizmasına bir yorum getiriyor: tüm zulümler şairin ezberindeyken, sevgililerin bazıları yerine göre  unutuluyor, bazılarının kokusuysa burunda tütüyor. Çünkü aşklar, zulümler gibi belleği yeterince beslemiyorlar. Günde birkaç kez geçtiğiniz cadde üzerinde bir eczane vardır ve siz o eczanenin varlığının farkına  ancak bir akşam vakti nöbetçi eczane ararken aradığınız eczanenin tam da o cadde üzerinde olduğunu anladığınızda varırsınız...

 

            Görmüş geçirmiş bir şairin, yaşadıklarından süzüp getirdiklerine, yapıp ettiklerine "kardeşler!" seslenişiyle şöyle bir değinip geçtikten sonra unutmamanın önemi üzerine yapılacak vurguya sıra geliyor:

            "Anımsadıkça bilebilecek insan

            neyi unutmaması gerektiğini."

            Artık açıkça anlıyoruz ki unutmamanın ilacı sürekli anımsamaktır.

 

            Tuhaf Yaratık, içinde Ahmet Oktay'ın da yer aldığı bir kitabın yayımlanış öyküsünü anlatıyor...Daha doğrusu Ahmet Oktay'ın o kitap için "el izi"ni verirkenki duyumsadıkları üzerine bir şiir. Biliriz, okuma yazma bilmeyenler ya da kalemle imza atamayanlar  çoğunlukla sağ ellerinin baş parmağını ıstampaya değdirdikten sonra mürekkepli parmağı bir belgenin gösterilen yerine basarlar. Parmağın kağıtta bıraktığı "parmak izi"  "imza" yerine geçer. Öte yandan gözaltına alınanlara, tutuklananlara, adli takibata uğrayanlara yönelik  emniyetteki "rutin" uygulamalardan birisi de hemen "parmak izi"ni almaktır. Bu kez mürekkebe batırılan sadece sağ baş parmağın ucu değil, tüm parmaklardır. "Parmak izi"nin hemen akla geldiği bir diğer alan da dedektiflerin ellerinde ince tüylü fırçalarla kıyıda köşede "parmak izi" arama sevdalarıdır.

 

            İçinde Ahmet Oktay'ın "el izi"nin de bulunduğu kitabı elime aldığımda doğrusu el izi üzerine hiç düşünmemiştim. Tuhaf Yaratık'ta Ahmet Oktay'ın Adam yayınevine gidip orada kitap için "el izi"ni verişini ve bu olayın onda bıraktığı başka izleri okuyunca bir an için "el izi"yle birlikte "parmak izi" üzerine de düşünmeye başladım. Tıpkı "el izi" gibi "parmak izi"nin de farklı bağlamlarda pek çok  "anımsama"ya, duygulanıma yataklık edebileceğini düşündüm. Öte yandan Ahmet Oktay'ın şiirinde anlattığı biçimiyle "el izi"ni verişi, nedense bana tasavvuftaki dervişlerin, nice zorlu aşamaları geçtikten sonra yetenekli müridlerine ellerini verişini anımsattı. Zamanda "Şairler Sultanı" olarak anılan Bâkî  ünlü gazellerinden birinde çınar ağaçlarının yapraklarını "el"e benzetip, hazan mevsiminde yaprakların dökülüşünü, hazan yelinin, dervişlik  hırkasını giymiş çınardan "el alışı"na ya da bir başka deyişle, dervişlik hırkasını giymiş çınar ağacının, yapraklarını dökerek hazan yeline "elini vermesi"ne benzetmemiş miydi:

" Eşcar-bâğ hırka-i tecride girdiler

Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan"

 

Ahmet Oktay da şiirine konu olan kitaba verdiği "el izi"yle sanki elini şiire tutkuyla bağlı olanlara veriyor.

 

            Ahmet Oktay, elinin kağıtta bıraktığı ize, o "tuhaf yaratık"a İnci Asena'yla birlikte bakıp, o an,  ayasız, ömür çizgisiz bir el izinin "fosil"den başka bir şey olamayacağını düşünmüş.

 

İnci Asena'ın kapta sulandırdığı akriliğe sağ elini değil de, kullanmadığı sol elini batırmış Ahmet Oktay. O an  niye sağ elini değil de sol elini seçtiğini bilmediğini anlatırken Cahit Sıtkı'nın "sağ elim, aslan elim" dizelerine yer vermiş. Cahit Sıtkı'nın sağ el üzerine bu dizelerinin yanına Orhan Veli'nin ünlü "sol elim / acemi elim" dizeleri koymanın tam zamanı değil mi?

 

            Anneler Günüymüş, gözaltında bir arkadaşın sıtma nöbetinde ağzından dökülen "nerde benim eski neftî kaputum" sözlerine de yer veren bir anımsama şiiri. O şiirde yıllar öncesinin bir "anneler günü", "miş'li geçmiş" zaman kipinde şu dizelerle anımsanır:

" Bugün Anneler Günü'ymüş. Yıl olmuş

şuramda pıhtılaşan yara. Bir gül

aldım, zifirî çingene kızından;

savurdum komşu köşkün terk edilmiş

bahçesine. "Yeşert" dedim "her yeri".

 

            Ada Gezisi, "üç firarî"nin Karaköy iskelesinde başlayıp Ada'ya dek uzanan neşeli yolculuklarından   geride kalan hoş anıları dile getiren bir "anımsama" şiiri. Bu güzel anılar orada kalmasın, en azından şairi tarafından "anımsansın" diye yazılmış bir şiir sanki. Yukarıda söylemiştim: Unutmamanın ilacı sürekli anımsamaktır.

 

Borçlu Öleceğim Herkese, her bakımdan Hayalete Övgü'nün "ana fikri" olarak okunmayı bekleyen bir şiir. Belki de bu yüzden, Altı Küçük Sanrı'yı saymazsak, kitabım son şiiri. Bazı sözler, söyleyenin boyunu aşar ve anonimleşir. "Kimseye borcum, kimseden alacağım yok" sözü de işte böyle bir söz. Ahmet Oktay'ın -bence haklı olarak- karşı çıktığı bu "sav söz", Borçlu Öleceğim Herkese şirinin yazılmasına bir anlamda zemin hazırlamış. Hayata aşkla, tutkuyla, umutla bağlı olanların; tasarladıkları yanında yaptıklarının bir "hiç" olduğunu düşünenlerin kabulleneceği bir söz değil "kimseye borcum, kimseden alacağım yok" sözü. Ancak bencil insanlar, gününü gün edenler, "küçük dağları ben yarattım" diyenler, "kapımda bilmem şu kadar işçi çalıştırıyorum" diyenler, ellerini gözünüzün içine sokarcasına "devletin yüzde bilmem kaçını vergilerimle ben besliyorum" diyenler tutunabilir böyle bir söze. "Borçlu Öleceğim Herkese", toplumsal yararı göz ardı edip hayata hep kâr-zarar perspektifinden bakanlara esaslı bire yanıt niteliğinde bir şiir.

 

"Kimseye borcum, kimseden alacağım yok" övünmesi- sözün söyleniş tarzı ya da ortaya konuş biçimine göre övünme rahatlıkla böbürlenmeye dönüşebilir- Ahmet Oktay'a Çinli bilge Lao-Tzu'nun bir sözünü anımsatmış: "Önemli olan duvarları değil odanın. Kapladığı boşluk"Mevlâna da bir zaman görüp tanıdığı insanlara dair şunları söylememiş miydi: "Öyle insanlar tanıdım ki üzerlerinde giyecek giysisi yok, öyle giysiler tanıdım ki içinde adam yok". Ahmet Oktay da, Brecht tarzı bir söylemle, yaşayıp gördüklerinden süzdüklerini "anımsatıyor" ilgililerine:

"Yaşadım ve gördüm: Aynasıyla

konuşanlar, yitip

gittiler aynalarıyla."

 

"Kimseye borcum, kimseden alacağım yok" sözünden yola çıkarak "adrese teslim" anımsatmalardan sonra Ahmet Oktay, yanına okuru da katarak zaman içerisinde dolu dizgin bir yolculuğa çıkar. Dizeler arasında yaşanan bu yolculukta kimler yok ki: Klüp 12'nin Amerikan-bar'ında Caz Müziği dinlerken "keşke yanımda olsaydı Kâmuran Yüce de" denildiği anda birden bire ortaya çıkan Çirkin Kral... Yılmaz'dan zamanında alınmış on lira borcun dile getirilişi, Yılmaz'ın "boş ver" deyişi. (Burada bir borcun unutulmayışı, dile getirilişi önemli, şiirin kendisiyle doğrudan ilişkili.) Ahmet Oktay, hâlâ bu borcun hesabını tutar:

"Seçtiği sürgünde öldü Yılmaz

hâlâ bir onluk borçluyum ona"

Sahi Yılmaz seçtiği sürgünde mi ölmüştü; hangi sürgün seçilir ki? (Ya Ahmet Kaya? O hangi sürgünde ölmüştü dersiniz?)

 

Sonra Mamak Askerî Cezaevi'nde Sevgi'yi iki kez ziyaret ediş...Sonra ellilerin, altmışların kansız anılarına sığınış...Sevgi'nin Özdemir'le evli olduğu yıllar. Mavi'nin yayımlanışı (burada Attila İlhan'a bir selam göndermek gerekmez mi?), Aybar'ın Ankara'nın göbeğinde, Atatürk Bulvarı'nda dalga dalga yayılan sesi...Tüm bu anımsayışlar gelir bir başka borçlanışın kapısına dayanır:

"Nasıl borçlanmamış olurum

O'nun erken açan kanserine?"

 

O'nun, Sevgi Sosyal'ın, "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti"ni okumaya başladığımda henüz ortaokula yeni başlamıştım. Kitabı elimde gören bir öğretmen, benim küçük yüzüme bakıp, "Sevgi'yi 12 Mart öldürdü" demişti. O küçük yaşımda ne bu sözün anlamını, ne de Yenişehir'de bir öğle vakti devrilen kavak ağacının ne anlama geldiğini bilebilirdim. 12 Mart'ın ne olduğunu 12 Eylül'de kavradım!

 

Bu şiir için yazılabilecek en güzel son bölümü yazmış Ahmet Oktay:

"Çok şükür borçlu öleceğim herkese.

Sürülecekse bu yüzden sürülecek

İzim. Birkaç alacağım da

-bir fikir, bir dize, bir imge-

kalacak elbet birilerinde

ve belki onların peşine düşecek

başka birileri de."

 

Şiirdeki bu dizeleri okur okumaz hemen Aziz Nesin'i anımsadım."halkıma borçluyum, ne yapsam ödenmez bu borç" diyen Aziz Nesin'i. Başta söylemiştim: Hayalete Övgü, baştan sona bir anımsamalar ve anımsatmalar kitabı.

 

 

Hayalete Övgü, Altı Küçük Sanrı ile sona eriyor. Adı üstünde: sanrı...Nar, Son Kadeh, Lanetli Öpüş, Yitik Aşk, Hayalet, Ürkü...

 

Altı küçük sanrıdan Nar'ı yeniden okudum:

"Kapanıyordu ki gözlerim

nar gibi bölündüm ortamdan

ve saçılıp gittim gecenin içine"

 

Nar bana Bilge Karasu'nun Narla İncire Gazel'ini anımsattı:

"Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve gelirken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine... Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye."

 

3. Hayalete Övgü Üzerine Son Söz

 

Hayalete Övgü'yü okudum. Ahmet Oktay'ın dizelerindeki anımsayışlar benim iç dünyamda yankı buldu, yeni anımsayışlara kaynaklık etti. Hayalete Övgü'yü okudum; Okurken yer yer acı çektim, kederlendim, geçmişe özlem duydum. Bir şair olarak Ahmet Oktay'ı tanıdım; mutlu oldum.

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam22
Toplam Ziyaret40482
Saat