• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Üç Şehir: Ankara, İstanbul, Bursa...

Kamusal Mekânların Şehri: Ankara

İstanbul'un Her Zaman Güzel, Her Zaman Şirin Mekânları

Bursa: Bir imparatorluk Şehrinde Çay İçmenin Eşsiz Keyfi

 

Üç Şehir: Ankara, İstanbul, Bursa...

 

 

1.

Kamusal Mekânların Şehri: Ankara

 

Resmi dairelerden birinde işiniz yoksa sıcak yaz günlerinde gündüzleri Ankara size doğrusu pek bir şey vaat etmeyecektir. Böylesi sıcak, kasvetli zamanlarda Ankara'yı Ankara yapan hiç kuşkusuz akşamlardır. Şehir ışıklarının birbiri ardına yanması ile birlikte caddeler yavaş yavaş dolup taşmaya başlar. Her köşe başında kaşla göz arasında birer ikişer küçük masalar kurulur, ahşap tabureler belirir. Akşamın ilerleyen saatlerinde rengarenk neon ışıkları katılır şenliğe. Kimi zaman da havai fişeklerin süslediği olur gökyüzünü. Uzak tepelere baktıkça meraklılarına göz kırparcasına pır pır eder evlerin sarı ışıkları. Öylesine yanar söner...

Ülkemizin de dahil olduğu Avrupa alanında elektrik enerjisinin frekansı 50 Herz'tir. Yani evlerde yanan lambalar aslında sürekli yanmazlar. Saniyede 50 kez yanıp sönerler. Yakınımızdaki bir lambanın saniyede 50 kez yanıp sönmesini gözümüz algılayamaz, bu yüzden odamızda yanan lambayı sürekli yanıyor sanırız. Oysa uzaklardaki lambaların saniyede 50 kez yanıp sönüşlerini gözümüz algılar; bu yüzden uzaktaki ışıklar hep pır pır eder.

Benzer bir yanılsamayı tomurcuğun çiçeklenişini gözlemlemek isteyişimizde de yaşarız. Açmak üzere olan tomurcuğa güzümüzü kırpmadan bakarsak tomurcuğun açıp gonca gül oluşunu an be an görecekmişiz sanırız. Hepimiz biliriz ki açmaya eğilimli bir tomurcuğa ne kadar bakarsak bakalım tomurcuğun açıp gonca gül oluşunu asla göremeyiz. Tomurcuğun açıp gonca gül olduğunu görebilmek için biraz nefes almak, açmaya eğilimli o tomurcuğu bir süre rahat bırakmak gerekir.

Ankara denilince akla hemen "kamusal alanlar" gelir. Kamusal alanların en belirgin göstergeleri ise hiç kuşkusuz her biri birer simge konumundaki mimarileriyle kamu yapıları (meclis binaları, bankalar, devlet konukevleri, tiyatro binaları, stadyumlar, meydanlar vb.), ibadet yerleri, heykeller, anıtlar, istasyonlar ve benzeridir . Bu durum yalnızca Ankara'ya özgü değildir; tüm başkentler bir yönüyle kamusal alanın göstergesi olan kamu binalarının tipik örnekleriyle doludur: Heykeller, anıtlar, heybetli kamu binaları, büyükelçilikler...Başkentlerde kartpostalları çoğunlukla  ihtişamlı mimarileriyle kamu yapıları süsler. Bu doğaldır; tüm başkentler gibi Ankara da kamusal alanların ve kamusal mekânların merkezidir. Ama yine de siz, siz olun, Ankara'yı (ya da hangi başkentteyseniz orayı) merkezlerde değil ayrıntılarda arayın. Ayrıntılar hem şaşırtıcıdır hem de bir anlamda dolaysız, yönlendirmesiz kent kılavuzlarıdır. Bırakın ana caddelerde, bulvarlarda araçlar sel gibi aksın, farların ışıkları yollara inci gibi saçılsın; siz yine de küçük ara yollara, caddelere, sokaklara sapın, Küçük bir çay evinde soluklanın. Yıllardır sesleriyle, nefes alıp verişleriyle, ayak sesleriyle o küçük caddelere, sokaklara hayat veren insanlarla sıcak bir çay için, sohbet edin. Geniş caddeler, bulvarlar, ışıklı alışveriş merkezleri her başkentte var, öyle değil mi?

Ankara da diğer başkentler gibi konuklarını ağırlayan büyük bir otel gibidir... Buralarda özel alanlar, özel mekânlar, özel hayatlar uzun süre hayat bulamazlar...Bu yüzden başkentler, resmi dairedeki işinizin bittiği gün dönüş biletinizi alıp, terminalin yolunu tutacağınız kentlerdir. Kalabalık lokantalarda yemek yenilir yenilmez hesabın istenilip masadan apar topar kalkıldığı gibi başkentlerde de işimiz biter bitmez kentten ayrılırız...Metro bu konuda bize her türlü kolaylığı sağlar...Çoğunlukla Kızılay'da yerin altına gireriz ve doğruca şehirlerarası otobüs terminalini, nadiren de  tren garını birde buluruz.

Üniversitede öğrencilik yıllarını Ankara'da geçirmiş birisi olarak Ankara'ya her gelişimde (yılda dört beş kez geldiğim olur) içimi bir sevinç, bir heyecan kaplar. Üniversite öğrencisiyken bir nebze kendimi bu kente ait hissedebiliyordum ama artık bu kentin yabancısı olduğumun farkındayım. Şimdi ben de diğer konuklar gibi işini bitirir bitirmez kentten ayrılmayı bekleyen birisiyim. Bu özelliğimle burada aslında konuk bile sayılmam, konuk yerine müşteriyim desem daha doğru olur. Ama bu kentte dostlarım, arkadaşlarım var...vazgeçemediğim sohbet mekânları var...

Her zaman olduğu gibi, geçtiğimiz yaz sıcağında birkaç günlüğüne geldiğim Ankara'dan ayrılma vaktim geldiğinde yine benzer duygular içerisindeydim. Diğer konuklar gibi ben de resmi dairede işimi bitirir bitirmez omzumda emektar seyahat çantamla Kızılay'dan metroya binip doğruca şehirlerarası otobüs terminalinin yolunu tuttum. İstanbul'a biletimi alıp bir gece yolculuğu için otobüsteki koltuğuma oturduğumda gözlerim kapandı kapanacaktı.... sonrasını anımsayamıyorum...Gözlerimi açtığımda sabahın ilk saatleriydi ve ben  İstanbul'daydım artık.

 

2.

İstanbul'un Her Zaman Güzel, Her Zaman Şirin Mekânları

 

İstanbul'a gelip de herkesin gördüğü yerleri görüyor, herkesin gittiği yerlere gidiyor, herkesin yaptığı şeyleri yapıyor, alışveriş yerlerinde hep aynı ürünleri benzer bir mantıkla sergilenen göz hizanızdaki raflardan alıp tekerlekli çelik sepetin  içine koyuyorsanız artık siz de İstanbul'un metropol çekim alanına girmiş, beklentileriniz bakımından  "standardize" olmuşsunuz demektir. Aslında tüm metropoller,  içinde barındırdığı geniş "kitleleri" , onların hayranlık duyduğu "geniş spektrumlu enstümanlar" aracılığıyla "manüple etmek" isterler. Bu manüplasyon, hırsızı etkisiz hale getirmek için onu mahallenin bekçisi yapmaya benzer. Tokyo'yu New York'tan, Londra'yı İstanbul'dan, Paris'i Moskova'dan, Johannesborg'u Kahire'den, Hong Kong'u Yeni Delhi'den ayıran şey içinde barındırdıkları milyonlarca insanı yaşam tarzları ve beklentileri bakımından metropollerin "kırmızı çizgileri" olarak nitelendirebileceğimiz "kabul edilebilir sınırlar" içerisinde tutabilmek için kullandıkları enstrümanlar ve bu enstrümanların niteliklerinden başka bir şey değildir.

Elbette ki her metropol, coğrafi olarak dünyanın başka başka yerlerine kurulmuştur. Kimisinin ortasından bir nehir geçer, kimisininkinden tramvay; kimisi dünyanın en pahalı metropolüdür, kimisinde nüfusun büyük bir bölümü yoksulluk sınırı altında yaşar; kimisinde evsizler metroyu basar, kimisinde otobüs terminallerinde bekleme salonu olmaz...Ama tüm bu farklılıklara karşın metropoller yapısı ve şu global dünyadaki (dünya eskiden düzdü, sonradan globalleşti) konumları gereği hep birbirine benzer, aynı ezgiyi farklı müzik enstrümanlarıyla çalarlar. Aerodinamik prensiplerinin göz önünde bulundurulduğu bilgisayar destekli analiz programları yardımıyla "optimum tasarım sınırları"nın belirlenmesi sonucu otomobil tasarımları nasıl gittikçe birbirine benziyorsa (yeni otomobil modellerine dikkatlice bakarsanız nasıl birbirinin hık demiş burnundan düşmüş olduklarını kolayca fark edebilirsiniz), metropollerin optimum tasarım sınırları da bir yerde zorunlu olarak metropollerin birbirine benzemesine yol açıyor.

İstanbul, yılda birkaç kez yolumun düştüğü bir metropol. Sürekli olarak iki haftadan fazla kaldığımı hiç anımsamıyorum İstanbul'da. İlk birkaç günden sonraki günlerin kaçınılmaz olarak önceki günlerin birer tekrarı şeklinde yaşanılıyor olması beni uzun süre bu metropolde yaşama (daha doğrusu bulunma) isteğinden  alıkoyuyor. İlgili olanlar bilirler, robotların bir bölümü kendisine verilen komutları bir programcının programlaması yoluyla değil de "öğrenme" yoluyla yerine getirirler. Örneğin bir güzergahta hareket etmek ya da merdiven inip çıkmak üzere tasarlanmış bir robotun yapacağı hareketler ilkin robota o hareketler  yaptırılarak "öğretilir". Daha sonra robot, kendisine yaptırılan hareketleri "öğrenir" ve aynı sırayla istenildiği kadar "tekrarlar". Metropollerdeki yaşam da sanırım hareketlerini "öğrenerek" tekrarlayan robotların yaşamına benziyor. Terminalden doğruca otelimize gidip, baş döndürücü bir hızla ilk bir-iki günümüzü geçirdiğimizde, aslında burada bundan sonraki günleri nasıl geçireceğimizi de "öğrenmiş" oluyoruz. Sonraki günlerimiz büyük ölçüde "alıştırma günleri"nin tekrarından ibaret oluyor; kentte yitip gitmemek için neredeyse aynı saatlerde aynı mekânlarda bulunuyor, "bildiğimiz" (daha doğrusu "öğrendiğimiz")  lokantalarda yemek yiyor, reklam panolarında, gazetelerde, tatil rehberlerinde neler öneriliyorsa onları tercih ediyor ve işimizin bittiğinde ya da bıktığımızı hissettiğimizde metropolden sessiz sedasız ayrılıyoruz. Varlığımız ya da yokluğumuzdan kimsenin haberi olmuyor. Kişi başına günde harcadığımız para miktarıyla ölçülüyor varlığımız.

Metropollere yönelik bu satırlardan elbette İstanbul da nasibini alıyor ama ben yine de İstanbul'a fazla haksızlık etmek istemiyorum. Yılda birkaç kez konuğu olduğum bu kentte rutin işlerden arta kalan zamanlarda ya bir rastlantı sonucu ya da bir arkadaş tavsiyesiyle ilk kez gittiğim, benimsediğim, içinde bulunmaktan mutlu olduğum mekânlar da var...

Mihrimah Sultan "bahçe-cafe"si işte böylesi mekânlardan...Burası, İstiklal Caddesi üzerinde Taksim'den  Tünel'e doğru yaklaşırken solda Kumbaracılar yokuşunun dar sokağına dizilmiş apartmanların birinde, giriş katının bahçesiyle birlikte cafe'ye dönüştürülmesi sonucu "elde edilmiş" şirin bir mekân. Apartmanın giriş kapısını çalıp içeri adımınızı atmadıkça burada içinde bahçesi olan bir cafe ile karşılaşabileceğinize emin olun hiç ihtimal vermezsiniz. Yokuş aşağı daracık sokaktaki evlerin hangisinin içerisinde gizli bir bahçe-cafe saklandığını  nereden bilebilirsiniz ki? 

Buraya ilk kez iki yaz önce şair Haydar Ergülen'le buluşmak için gelmiştim. Haydar Ergülen'in tarifi üzerine "elimle koymuş gibi" bulduğum bu bahçe-cafe'nin serinliğindeki sohbetimiz  beni çok mutlu etmişti. Sanırım mekânların anlamı kendi özel dünyalarımızda o mekânlarla kurduğumuz ilişkilerde saklı. İçinde yaşadığımız şehirler, misafiri olduğumuz kentler, anısı içimizde saklı yolculuklar, izlediğimiz filmden çok sinema salonuyla aklımızda kalan geçmiş anlar, kol saatimize değil de meydandaki saat kulesine güvendiğimizi gösterir eski zaman alışkanlıkları...hep bu "bağ kurma" çabası sayesinde kendilerini var ederler. Bu çabalar son buldukça o mekânlar da yavaş yavaş iç dünyalarda betonlaşmaya başlar;  unutulmaz denilen capcanlı anlar önce silikleşir sonra da unutulur gider...

İki günlük kısa bir gezi bile olsa İstanbul'da ilk kez gidilen ve etkilenilen yerler, not edilecek anlar, küçük dar sokaklar, Galata Kulesi'nin kalbine yürüyüş gibi şaşırtıcı geziler hep olacaktır...

 

3.

Bursa: Bir imparatorluk Şehrinde Çay İçmenin Eşsiz Keyfi

 

Şimdilik İstanbul'u geride bırakıp Bursa'nın yolunu tutmak en iyisi...Görev gereği değil de keyfe keder dört saatlik bir kara+deniz yoluyla Bursa'ya yaptığım yolculukları hep sevmişimdir. Bursa'ya yolculuğum akşam üstüne denk geldi bu kez. Otobüsümüz feribota girdiğinde havada gri bulutlar vardı ve yağmur yağdı yağacaktı...Kantinden bir bardak sıcak çay aldım ve dışarı çıkıp denizin serinliğini hissetmek istedim. Gri bulutlar artık yağmur damlacıkları olup yağıyordu denizin üstüne...Hüzünlü Avrupa filmlerini düşündüm bir an...Gördüğüm pek çok hüzünlü Avrupa filminde deniz hep gridir...O grilik dalga dalga her yere yayılır...45 dakikalık feribot yolculuğum boyunca yağmurun denize yağışını izledim hep. Rüzgar vardı, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur  adeta iliklerime işlemişti ama yağmurun denize yağışı, kartpostallarda hep mavi renkli olarak gördüğümüz denizin griliği, gökteki bulutların bir o yana bir bu yana gidip gelmeleri başka türlü nasıl hissedilebilirdi?

Bursa'ya ulaştığımda yağmur sonrası ıpıl ıpıl bir akşam güneşi açmıştı. Böylesi anlarda güneşin yağmur bulutları arasından kendini gösterip ışıl ışıl gülümseyişini seviyorum.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın anlattığı "beş şehir"den birisidir Bursa. İmparatorluk şehridir, ipek diyarıdır, Uludağ'ın (Olimpos) eteklerinde, o zarif dağın gölgesindedir.

Bursa'ya gelişlerimde ne yapıp edip ziyaret  ettiğim yerlerin başında Kozahan gelir... İkinci Beyazıt zamanında 1490-1492 yılları arasında yapılmış bu han. Eskiden ipek tüccarları konuk olurmuş hanın serin odalarına. Şimdilerde o serin odaların her biri vitrinlerinde birbirinden alımlı bursa işi ipekli ürünlerin sergilendiği birer dükkân. Güçlü vitrin ışıkları altında birbirinden alımlı renkleriyle yaldır yaldır parlayan fularlara, şallara, bluzlara, kravatlara, kumaşlara bakmakla geçirdiğim zamanlar güzel zamanlardı doğrusu. Eskiden muhtemelen ateşli sohbetlerin yapıldığı, közde pişirilmiş köpüklü kahvelerin içildiği, nargilelerin fokurdatıldığı, çetin pazarlıkların yapıldığı, namaz vakti mescidinde namazların kılındığı  avluda bugün çay bahçeleri var...Kozahan'ın avlusundaki çay bahçelerinde içtiğim çaylar bana hep eski zaman sohbetlerini anımsatır...

 Bir imparatorluk şehrinde içilen karanfil kokulu demli çayın tadını Kozahan'da bırakıp Çekirge'deki Saklı Bahçe'den ışıklar altındaki Bursa'yı seyre dalmayı ne çok özlemişim. Başka yerlerde bir günde kaç akşam yaşanır bilemem ama Bursa'da bir günde birbirinden güzel birkaç akşam yaşanır...

Çekirge'ye kadar çıkmışken, akşamı Çelik Palas'ın hemen karşısındaki "Pizza Kasrı"nda uzatmak geldi içimden. Avizelerin kesme cam prizmalarından yansıyan ışıkların mekanı etkileyici bir tarzda aydınlattığı, el işi zarif perdelerin iç mekanı bütünlediği, kırmızı-beyaz şık masa örtülerin masaları süslediği güzel bir lokanta Pizza Kasrı. Akşamın ilerleyen saatlerinde, özenli bir servisle sunulan pizzanın leziz tadı ve kırmızı şarabın ağızda bıraktığı hoşluk eşliğinde Çekirge'nin yüksek mevkiinden ışıklar altındaki Bursa'yı seyre dalmak o kadar güzeldi ki…

Ahşap ağırlıklı döşemelere, içinde "bakır hatıralar"ın sergilendiği cam vitrine, geçmişe bağlanan mavi bağ olma özelliğini başarıyla sergileyen, kasır ve konak resimleriyle zenginleştirilmiş, ince bir zevkin ürünü "çini köşesi"ne hayranlıkla bakarken gözüm bir an için masalara konulmuş yapma nilüferlere kaydı. Tüm bu güzelliklerin arasında yapma nilüferlere ne gerek vardı?

İçinde Atatürk Köşkü'nün de bulunduğu Çelik Palas'ın karşısındaki bu lokanta eskiden Çekirge Köyü'nün köy kahvesiymiş. Asmalı kahve derlermiş adına. 1966-1967 yılları arasında Türkiye'de bulunduğu dönemde İran'ın dini lideri Humeyni buraya sık sık gelirmiş. Zeytin ağaçları ve üzüm bağları varmış çevrede. Önce mayıs çiçekleri açarmış burada, sonra dağ yamaçlarındaki meyve ağaçlarının çiçekleri, sonra bir bakmışsınız tüm ova pespembe…

Erguvan ağaçları süslermiş eskiden Çekirge'nin yolunu. Şimdi bu yolda bir tek erguvan ağacını ara ki bulasın…Baksanıza, Çekirge yolunun üzerinde, mahalle kahvesinin yerine kurulmuş  lokantanın masalarını bile yapma erguvanlar süslüyor bugün artık…

                 Erguvan ağaçları süslermiş eskiden Çekirge'nin yolunu…Şimdi Çekirge yolunda Erguvan ağaçlarını, mayıs çiçeklerini, pembeye kesmiş ovayı ara ki bulabilesin….

Kim getirdi bu güzelim kenti bu hale?

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam26
Toplam Ziyaret37515
Saat