• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Site Haritası
Takvim

Gök Mavisiyle Zeytin Yeşilinin Buluştuğu Bir Yarımada: Ayvalık

Gündelik hayatın "doğal" akışında ne zaman bir "gedik" bulsam omzumda  emektar sırt çantam yollara düşerim. Çoğu zaman uzun yol otobüsü, kimi zaman da bir çift ray üzerinde bir kuğu gibi kayıp giden tren ya da metal kanatlı bir kuş  alır götürür beni uzaklara. Adını bilip de bir yol gidip görmediğimiz; gitsek bile semtine öylesine, üstünkörü uğradığımız  uzaklara...

Yurtiçinde ve yurtdışında yeni yerler görmek, yeni insanlarla karşılaşmak benim için artık "ilgi alanı" olmanın ötesinde bir "tutku". Bugüne değin olanaklarım ölçüsünde pek çok yer gezdim, pek çok insan tanıdım. Gezilerden edindiğim izlenimleri çevremdeki insanlarla hep paylaştım. Gezi yazıları işte bu paylaşma isteğinin ürünü yazılar...

 

 

5 gece 6 günlük güzel bir tatilden arta kalan izlenimler, anımsamalar...

Gök Mavisiyle Zeytin Yeşilinin Buluştuğu Bir Yarımada:  Ayvalık

 

         Daha önce de yazdım: Gündelik hayatın "doğal" akışında ne zaman bir "gedik" bulsam omzumda  emektar sırt çantam yollara düşerim. Çoğu zaman uzun yol otobüsü, kimi zaman raylar üzerinde bir kuğu gibi kayıp giden tren ya da metal kanatlı bir kuş  alır götürür beni uzaklara. Adını bilip de bir yol gidip görmediğimiz; gitsek bile semtine öylesine, üstünkörü uğradığımız  uzaklara...

 

            Kimbilir kaç kez yaşadım bu güzel duyguyu...

           

            Bu kez yolculuk Ayvalık'a...Gök mavisiyle zeytin yeşilinin birleştiği harika yarımada Ayvalık'a...

 

            İlk kez 80'lerin ortasında gitmiştim Ayvalık'a. O zamanlar Ege kıyıları baştan başa sevgi, dostluk ve kardeşlik festivalleriyle coşardı. Festivallere ev sahipliği yapan beldelerin her biri o günlerde hem en güzel bir biçimde konuklarını ağırlar hem de panellerle, şiir dinletileriyle, gece konserleriyle birer barış, özgürlük ve demokrasi mekânlarına dönüşürdü.

 

            İşte Ayvalık'a o günlerin Dikili'sinde ( Dikili, o günlerde, akşamları karşıda Midilli adasının ışıklarının seyredildiği küçük bir Ege kasabasıydı.) düzenlenen Barış Festivali bitiminde gitmiştim. O güzel yolculuğun tadı hâlâ damağımda...O festivallerden bende iz bırakan diğer bir festival de Salihli'de düzenlenen "şiir ikindileri"...Nasıl unuturum...

 

            O güzel yıllardan  geriye pek bir şey kalmadı ne yazık ki. Şimdi varsa yoksa "turizm". Beton yazlıklar, toplu yazlık konutlar, denizin içine girmek için adeta birbiriyle yarışan "denize sıfır" oteller...O yılların tutkulu, çalışkan, idealist sanatsever belediye başkanlarından geriye sanki ne kaldı ki!..Dedim ya, şimdi varsa yoksa "turizm"...Ama hangi "turizm"? Doğayla, sanatla barışık bir turizm mi yoksa gördüğü her yeri betona dönüştüren bir turizm mi?

 

            Ayvalık'ın artık o eski Ayvalık olmadığını/olamayacağını bilerek düştüm İstanbul'dan Ayvalık yoluna...Konaklama yerinde içtiğim Susurluk ayranının tadı, yol boyu uzanan uçsuz bucaksız zeytinlikler beni aldı götürdü başka dünyalara...

 

            Bir gece yarısı İstanbul'da başlayan otobüs yolculuğum sabahın ilk saatlerinde Ayvalık'ın dillere destan plajının yer aldığı Sarmısak'da son buldu...

 

            Bu kez yanıma üniversite öğrencisi yeğenimi de aldım. O Sarmısak'da deniz ve güneşin ben ise tarihsel doku ve doğal güzelliklerin peşindeydim...

 

            Biraz uyku, biraz serin su artık Ayvalık'ta olduğumu anlamama yetti de arttı bile...Tam 5 gece 6 gün kaldım Ayvalık'ta...Hepsi de birbirinden güzel günler geçirdim yeğenimle birlikte...

 

            Ayvalık'ı nasıl anlatmalı, nereden başlamalı?

 

            En iyisi elinize bir Türkiye haritası alın ve Ege kıyılarına şöyle yakından bir bakın. Orada Edremit Körfezi'ni göreceksiniz. Batısı Ege'nin serin suları, kuzeyi şu günlerde oldukça popüler Ören-Burhaniye, doğusu Bergama ve güneyi Dikili ile çevrili bir yer olacak orada. İşte Ayvalık tam orada, elinizin altında! Harita üzerinde bakınca nasıl da yakın İstanbul'a...Haritalarda her yer birbirine ne kadar da yakın!

 

            Gideceğim yerlerin tarihsel dokusu, kültürel geri planı, coğrafyası, gezilecek yerleri  hakkında, gitmeden önce, merak duygumu canlı tutacak kadar da olsa kimi yararlı bilgilere ulaşmak , varsa bir rehber kitap edinip gezi boyunca  o kitaba başvurmak üniversite öğrenciliği yıllarımda edindiğim güzel alışkanlıklarındandır. Bu gezimde de bana eşlik eden rehber kitap Ahmet Yorulmaz'ın "Ayvalık'ı Gezerken"i oldu...Ahmet Yorulmaz, Ayvalık'lıdır. Ayvalık'ta uzun yıllar gazete muhabirliği, yayımcılık ve 33 yıl boyunca kitapçılık yapmıştır. Elimdeki kitabın ilk basımı 1977'de yapılmış ve kitap 5. Basıma ulaşmış. Her basımda Ahmet Yorulmaz, kitabını güncelleştirmiş ve geliştirmiş...Yazarın bu kitabından başka çağdaş Yunan edebiyatından yaptığı çeviriler de var. Ayrıca, "Savaşın Çocukları / Girit'ten sonra Ayvalık" adlı bir de romanı var. "Ayvalık'ta İz Bırakanlar"ı da eklemek gerek. Ayvalık'a gittiğimde, kendisiyle görüşmek için  yöneticisi olduğu Geylan Kitabevi'ne uğradım ama yerinde yoktu. O an için görüşememiş olsam bile kendisinin kimi zaman "yereltarih grubu"na gönderdiği e-mail'leri okuyorum...

 

            Her yerleşim biriminin adı ile ilgili çeşitli yakıştırmalar yapılır, söylenceler anlatılır. Örneğin Bursa için şu menkıbe anlatılır: Bir gün padişah Uludağ'ın zirvesine çıkar ve oradan aşağıya baktığında yeşilin bin bir tonunu, içmeye doyulmaz suyunu, yemeye doyulmaz meyvelerini görür. Bu sırada veziri yanına yaklaşır ve "cennet burası" der...Kulağı ağır işiten padişah, vezirinin sözünü "cennet bursa" olarak anlar ve tez elden buraya bir şehir kurulmasını ve adının da "bursa" olmasını emreder...

 

            Benzer biçimde, Burdur'un "burada dur!"dan geldiği, Bingöl'ün pek çok küçük göl içerisinde aradığı gölü bulamayan çobanın "burası bin göldür, kim bilir hangi göldür" demesi üzerine Bingöl olduğu söylenir...Örnekleri uzatmak mümkün...

 

            Ayvalık için de çeşitli yakıştırmalar, varsayımlar yapılır. Bir görüşe göre, burası eskiden "ayva yurdu" anlamına gelen "Kidonya" olarak anılırmış. Ayvanın ilk yurdu burasıymış ve Ege ve Akdeniz ülkelerine buradan yayılmış. Gel zaman git zaman ayva bahçelerinin yerini zeytinlikler almış.  Kenti betimleyen kimi  eski armalarda ayva figürünü zeytin figürüyle birlikte görmek mümkün.

 

            Diğer bir yoruma göre de, burası eskiden "Aioliki" (Eolya) olarak anılırmış. Mitolojiye göre Eolyalılar Edremit Körfezi'nden İzmir'e kadar uzanan ve Midilli'yi de içine alan kıyı şeridinde oturmuşlar. Aoliki daha sonra bozulmuş ve "Aiolik" olmuş. Daha sonra da Ayvalık!

 

            Ben Ayvalık'a kısmen deniz, kısmen de kara yoluyla geldim. İstanbul çıkışından sonra Yalova'ya araba vapuruyla, Yalova'dan Ayvalık'a da Bursa üzerinden kara yoluyla . Yolculuk toplam 9 saat sürdü. Ahmet Yorulmaz'ın Ayvalık'ı Gezerken adlı kitabından öğrendiğime göre İstanbul'dan Ayvalık'a daha önceleri deniz yoluyla da gelinebiliyormuş: "Cumhuriyet'in kurulduğundan 1952 yılına kadar geçen süre içerisinde, deniz yolu ile de Ayvalık'a gelinebiliyordu. Hem de haftada iki kez. İstanbul'dan kalkan vapurlar Ayvalık'a gelir, yolcularını indirir, İzmir yolcusunu alarak İzmir'e yönelirdi. Dönüşünde Ayvalık'a gelenler iner, İstanbul yolcusu binerdi.

 

            Vapurların yanaşacağı bir iskelenin bulunmayışı nedeniyle, sahilin açığında demirleyen vapura ulaşım sandallarla gerçekleştiriliyordu. Vapur günü, heyecanlı bir hava yaşanırdı limanda: Vapur daha demirlemeden, yolcu kapmak yarışına girişen sandalların vapura saldırısı!"

 

            O dönemde çalışmış olan vapurların adları da ilginç: Hüsniye, Selamat, Güzel İzmir, Saadet..."

 

            Yük taşımacılığının da yük motorlarıyla yapıldığını söylemeye gerek yok sanırım.

 

            Bizim demiryolu ve denizyolunu adeta unutup çarpık bir anlayışla karayolu sevdasına düşmemizin başlangıcı 1950'li yıllardır...Türkiye'nin "küçük Amerika" olacağının, her mahallede bir milyoner yaratılacağının hayal edildiği yıllar...İstanbul'dan Ayvalık'a vapur seferlerinin sona erdiği gün, aslında içimizden bir şeylerin de koptuğu gündü...

 

            Ayvalık'ın ince kumlu eşsiz plajıyla ünlü güzel beldesi Sarmısak'da geçirdiğim 6 gün boyunca Sarımsak Yarımadası'nı doyasıya gezdim. Ayvalık'ın meşhur paskalya çöreğini, tostunu ilkin burada yedim...Birbirinden güzel ve alımlı hediyelik eşyalar her akşam sahil boyunca sıra sıra inci gibi dizilmiş tezgahlarda alıcısını bekliyordu. Öteden beri ilgimi çeker böylesi güzel açık hava sergileri. Buradan da güzel hediyelik eşyalar aldım...Deniz yıldızları, şeytanminareleri, midye kabukları, küçük midye kabuklarından yapılmış alımlı kolye ve bileklikler, albenili cam şişeler içerisinde sunulan zeytinyağları, kent kartpostalları...

 

            Zeytinyağı deyince burada biraz durmalı. Ayvalık bugün adını aldığı söylenen ayvalarıyla değil ama zeytinyağlarıyla oldukça ünlü. Yalnızca Türkiye'de değil tüm Akdeniz ülkelerinde zeytinyağı deyinde ilk akla gelen yerlerden birisi Ayvalık.

 

            Eski Yunandan beri derler ki insan vücuduna iyi gelen iki tür sıvı vardır; birisi ballı şarap, diğeri zeytinyağı. Birincisi doyulmaz tadıyla sanki bir ab-ı hayat, diğeri ise  eskiden beri vücuda sürülerek tenin parlatılmasında kullanılagelen harika bir sıvı. Öyle ki, "tanrılar tanrısı Zeus'u baştan çıkarmak isteyen Hera, zeytinyağıyla parlatırmış tenini...Raks eden delikanlıların etekleri, nazenin bakire kızların giysileri yağdan ışıl ışıl parlar, tanrıların görkemli saraylarında genç kızların giydiği elbiselerden düpedüz zeytinyağı damlarmış."

 

            Ayvalık'a gelip de Cunda Adası'nı (Alibey Adası) görmemek olmaz. Yeğenimle birlikte bir sabah Sarmısak'tan çıkıp, 15 dakikalık kısa bir minibüs yolculuğundan sonra Ayvalık'a geldik ve yazılı tavsiyeler üzerine Ege Tur ile günlük tekne turuna çıktık. Harika bir tekne gezisi yaptığımızı burada belirtmeliyim. Sevecen, samimi ve güleryüzlü hizmetin sunulduğu güzel bir geziydi. Gezi boyunca  Ege'nin mavi suları arasında gözüm gönlüm açıldı. Küçük adalara yakın yerlerde verilen yüzme molalarında vücudum Ege'nin serin sularına karıştı. Ayışığı Manastırı yakınlarındaki molamızda manastırı uzaktan uzun süre izledim. Değişik açılardan pek çok fotoğraf çektim burada. Bu manastırla neden bu kadar ilgilendim? Belki de adının  "Ayışığı" olmasından…

 

            Cunda Adası tekne turunda dönüş güzergahımız üzerindeydi. Adada verilen bir saatlik molada adayı gezme olanağı buldum.

 

            Ahmet Yorulmaz'ın Ayvalık'ı Gezerken kitabındaki bilgilere göre, Cunda Adası'nın, Piri Reis'in "Kitab-ı Bahriye"sinde geçen Yunan adalarından galat olduğu sanılıyor. Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, emperyalist düşmana ilk karşı koyan  komutan yarbay Ali Çetinkaya'nın anısına adaya Alibey adı verilmiş. Osmanlı dönemindeki resmi belgelerde, mühürlerde adanın adı Cunda olarak geçermiş, ama o dönemlerde Ayvalıklı Rumlar bu adayı "kokulu ada" anlamına gelen "Moshonis" adıyla anarlarmış. Bugün Ayvalık'ta adaya Cunda dediğinizde kimileri sizi "Rum yanlısı" sanıyor...Oysa Rumlar Cunda adını kendi aralarında kullanmazlarmış. Kör ve bağnaz milliyetçilik insanı ne kadar da yanıltabiliyor!

 

            Cunda , öteki adıyla Alibey adası her ne kadar bir adaysa da 1964 yılından beri Ayvalık'tan adaya karayoluyla da ulaşmak mümkün. Ayvalık'tan Cunda'ya kurulan asma köprü Türkiye'nin ilk asma köprüsüdür. 54 metre uzunluğundaki köprü, toplam altı ayak üzerinde durmaktadır.

 

            Adadaki Taksiyarhis Kilisesi'ni daha önce de gezmiştim. Adanın  metropol kilisesiymiş. 1873'te inşa edilmiş. İçerisinde parlak ikonalar var. Yer yer tahrip edilmiş. Hele kilisenin çanı, denildiğine göre, Almanya'nın Köln Kentindeki dünyanın en büyük çanı olduğu söylenen çandan daha büyük ve daha ağırmış. II. Dünya Savaşı'nın bulutları yaklaşırken, 1936'da yerinden çıkarılarak Ayvalık'a İlk Kurşun Tepesi'ne getirilmiş. Savaş halinde alarm bu çanla verilecekmiş. Çan, çok sonraları, Ayvalık'ta müze bulunmadığından, Bergama Müzesi'ne gönderilmiş.

 

            Cunda'da ve Ayvalık'ın her yerinde eskiden beri kullanılan yapı taşına  "sarmısak taşı" denilmiş...Eskiden volkanik dağların püskürdüğü bu bölgede, neden sonra kolay işlenebilen ama oldukça dayanıklı taş oluşumları ortaya çıkar. İşte yapılar için son derece elverişli taşın adıdır "sarmısak taşı"... Ayvalık'taki en güzel sivil ve resmi mimari örneği yapılarda öteden beri hep bu taş kullanılmış.

 

            Cunda Adası'nda akşam günbatımına yakın bir zamanda denize bakarak içtiğim çayın tadı hâlâ damağımda...İsterseniz siz sahil boyunca yürüyerek, küçük tavernalardan birinin tahta masasına oturup zevkinize uygun bir  kadeh içki içebilir, birbirinden lezzetli balıklardan yiyebilirsiniz. Cunda'ya giderseniz eğer, benim önerim şekerli şaraplardan içmeniz ve sardalya yemeniz. İnanın pişman olmazsınız...

 

            Komple bir akşam yemeği yemek isterseniz Cunda'da (ve tabii ki Ayvalık'ta) birbirinden lezzetli öyle çok seçenek var ki...Nohutlu mezgit, kuzu etli arapsaçı (rezene), sarmaşık ve kuşkonmaz, balıklı bamya, turp haşlaması, kabak çiçeği dolması, peynirli kabak, midye vb. harika yemekler sizleri bekliyor...Ayvalık'lı lokanta işletmecisi Şemsa Denizsel'in dediğine bakılırsa "Ayvalık'ta kötü yemek pişirmek mümkün değildir."

 

            Ayvalık'ta balıkçılık kutsal bir meslek sayılır. Barbunya, çipura, izmarit, levrek, kefal, dil, pisi, lüfer, mercan, kırlangıç ve daha pek çok balık türü balıkçıların sepetlerini süsleyen mücevher gibidir. Değerli halkbilim araştırmacısı Mehmet Önder'in anlatımına göre, Ayvalık'taki nişan törenlerinde oğlanın nişanlısına gönderdiği ilk hediye, levrek, çipura ya da mercanmış. Bununla evliliğin mutlu olacağına inanılırmış. Düğün davetiyelerinde çoğunlukla şu dizeler yer alırmış:

            "Deniz'de alabalık

            Yüreğim ona yanık

            Düğünümüz bu Pazar

            Davetlidir Ayvalık."

 

 

            Şeytan Sofrası'na gidilmeden biten her Ayvalık gezisi eksik kalır...Şeytan Sofrası, eşsiz bir tepedir, tam bir doğa harikasıdır. Tepeye çıktığınızda tüm adalar, ova, zeytinlikler, çamlıklar ayaklarınızın altında kalır. Şeytan Sofrası'na çıkıp da oradan güneşin batışını izlemek hayatın bizlere sunduğu gerçek bir armağandır...Derler ki, şeytan, cennetten kovulunca kendisine ikinci bir cennet arar ve burayı bulur...Böylesine eşsiz bir tepenin varlığını bilip de bir kez bile olsun buradan güneşin batışını izlememiş olmak, doğanın bize sunduğu bu harikulâde armağanı kabaca geri çevirmekten başka bir şey değildir!

 

            Şeytan Sofrası'nda yeğenimle birlikte güneşin batışını yaklaşık 45 dakika boyunca sanki eskinin açık hava sinemalarında film izler gibi izledim...karşımızda alabildiğine uzanan, gök mavisiyle deniz mavisini bir ufuk çizgisinde birleştiren "doğal ekran", bildiğimiz tüm ekranlardan daha etkileyici  ve görkemliydi...

 

            Bu eşsiz güzelliği gören değerli hikayeci ve romancılarımızdan Muzaffer Hacıhasanoğlu şu dizeleri yazmış:

            "Şeytan en güzel yerde kurmuş sofrasını,

            İçmiş şarabın eskisini, yemiş meyvelerin hasını.

 

            Kadınlar bırakın ellerinizden oyaları!

            Doğa, maviyle, yeşille işlemiş en âlasını.

 

            Penelope bir örüp bir söküyor;

            Büyüyor, büyüyor beklerken kocasını.

 

            Aphrodite burdan mı girmiş denize?

            Şeytan kesinkes okşamıştır kalçasını.

 

            Kaz dağı'ndan esen yel Trova'dan ses verir

Şeytan Sofrası'nda dinler insanlığın yasını."

 

 

            Ayvalık'ta yeğenimle birlikte 5 gece 6 gün harika bir tatil geçirdim. Her yolculuğun bir başka yolculuğa eklenen bir ucu var.

 

Ayvalık...Sonrası, Bursa, İznik, İstanbul...Eve dönüş...

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam4
Toplam Ziyaret36130
Saat