• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

"Açız...üşüyoruz... ama hürüz..."

Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Dikilitaş, Kapalıçarşı, Yerebatan Sarnıcı, Hipodrom... Birbirinden ilginç tarihsel mekanlarıyla  farklı kültürlerden insanların  renkli hayatlarına ev sahipliği yapan "Eski İstanbul"u, deyim yerindeyse, avucumun içi gibi bilirim. Ne var ki, bu kente her gelişimde, eski İstanbul'un gizemli mekanlarında dolaşırken, kentin o ana kadar bilmediğim yepyeni bir yüzüyle karşılaşmak şaşırtır beni. Bu kez de öyle oldu:Sultanahmet Meydanı'ndaki açık hava çay bahçelerinin birinde içtiğim çayın nefis tadıKapalıçarşı'da içtiğim çayın tadına karıştı birden... Üzeri sarı yaldızlı, ince belli, incecik bardaktan içtiğim kan kırmızısı çayın kokusu ve damağımda bıraktığı unutulmaz  tat… O tat hala damağımda…Bir tek karanfil kokusu eksik…

"Açız...üşüyoruz... ama hürüz..."

 

1.

Bir Kış Günü "Eski İstanbul"

 

Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Dikilitaş, Kapalıçarşı, Yerebatan Sarnıcı, Hipodrom... Birbirinden ilginç tarihsel mekanlarıyla  farklı kültürlerden insanların  renkli hayatlarına ev sahipliği yapan "Eski İstanbul"u, deyim yerindeyse, avucumun içi gibi bilirim. Ne var ki, bu kente her gelişimde, eski İstanbul'un gizemli mekanlarında dolaşırken, kentin o ana kadar bilmediğim yepyeni bir yüzüyle karşılaşmak şaşırtır beni. Bu kez de öyle oldu:Sultanahmet Meydanı'ndaki açık hava çay bahçelerinin birinde içtiğim çayın nefis tadıKapalıçarşı'da içtiğim çayın tadına karıştı birden... Üzeri sarı yaldızlı, ince belli, incecik bardaktan içtiğim kan kırmızısı çayın kokusu ve damağımda bıraktığı unutulmaz  tat… O tat hala damağımda…Bir tek karanfil kokusu eksik…

 

Yerebatan Sarnıcı, Gülhane Parkı'na giderken Sultanahmet Meydanı'nın hemen yanıbaşında... Sarnıcın içindeki iri sütunlardan ikisinin altına , sütuna kaide olsun diyeMedusa başları konulmuş. Didim'de Apollon Tapınağı'ndaki ünlü Medusa başı nasıl olmuş da bu sarnıca getirilmiş ve iki dev sütunun altına paspas gibi serilmiş, bir türlü anlam veremedim. Oysa tarih kitaplarını ve Türkiye'yle ilgili rehber kitapların (bu tür kitaplara yaygın olarak "guidebook" deniliyor; ne yazık ki bizler için Türkiye'yle ilgili rehber kitapların belli başlıları telif değil, yabancıların Türkiye'yle ilgili hazırladıkları "guidebook"ların bire bir çevirisi) sayfalarını süsleyen Güneş tanrıçası Medusa'nın başı, eşsiz zenginlikteki Ege Uygarlığına uzanan köklerinden koparılıp bir sarnıcın sütunlarının altına hem de ters olarak mı konulmalıydı! Belki de bu tutum, çok eski zamanlardan kalma bir öfkenin, düşmanlığın ya da hakaretin ürünüydü; kimbilir…Konuyla ilgili olarak, Murat Belge'nin hazırladığı İstanbul Gezi Rehberi'nde şunlar yazılı: "1980'lerde sarnıç bütünüyle boşaltılıp restore edildi, her tarafını gezebilmek için beton yollar yapıldı. Böylece Yerebatan, sütunlarının olağanüstü perspektifiyle etkileyici bir mekân haline geldi. Bu arada, sütunlara kaide olarak kullanılmış iki Gorgon başı kabartması ortaya çıktı (Hıristiyanların bu pagan kalıntıyı ebediyen su altında gizlemeyi amaçladıkları anlaşılıyor)."

 

İstanbul'un bir odağı işte bu eski İstanbul ise  diğeri de sanırım Beyoğlu'dur.. İstiklal Caddesi'nde gezinmek, ünlü Çiçek Pasajı'nda bir yol soluklanmak ne güzel... Gerçi Çiçek Pasajı artık eski Çiçek Pasajı değil ama İstanbul'a gelip de hiç olmazsa bir akşam üstü uğramamak olmaz! Ben de İstiklal Caddesi'nin kalabalığından ve hareketli temposundan yorulup bir soluk dinlenmek için girdim Çiçek Pasajı'nın o ünlü kapısından içeri.. İçeri girer girmez, Çiçek Pasajı'nın parke taşlarla döşeli o nostaljik avlusunda bulunmak hemen sarhoş etti beni.. Açık havayı derin derin içime çektim ayılmak için! Bu arada, biramı yudumlarken bu kentin yabancısı olarak kendimi ve kenti düşündüm bir an... Hüzünlendim..

 

İçimde bu hüzünle Beyoğlu'ndaki otelimin yolunu tuttum, başucuma koyduğum şiir kitapları akşamın serinliğinde içimi ısıtsın diye... Giderken dilimde bir yarım ezgi: "Şimdi İstanbul'da olmak vardı/ Yeni Cami'de mısır atmak kuşlara"..

 

Geçen haftasonu gazetede Macar fotografçılarının İstanbul'da açtığı sergiyle ilgili bir haber vardı. Haberin bir yerinde, Macar şairlerden birine ait etkileyici bir dize yer alıyordu. Dize o kadar etkileyiciydi ki haberin başlığı da bu dizeden oluşuyordu: "Açız...üşüyoruz... ama hürüz..." Okuduğum andan beri bu dize bilincime yerleşti. Aslında her biri birer yalnızlık mekanından başka bir şey olmayan otel odamda yine bu dizeleri düşünürken,  vakit buldukça zevkle izlediğim TRT 1'deki "Gece Kahvesi" programına takıldı gözüm. Programın konuğu Edip Akbayram'dı.. Edip Akbayram'ın konukluğu öyle içtendi ki, kendisi stüdyoya değil de sanki yalnızlıklar mekanı olan otel odama konuk olmuştu... Sohbetin bir yerinde,"sanat yaşamınızda zorluklarla karşılaştınız mı?" yolundaki soruya verdiği yanıt bir anda, belleğimde yer eden o Macar şiirindeki dizenin bilincime taşınmasını sağladı. Edip Akbayram bu soruyu yanıtlarken dedi ki: " evet.. sanat yaşantımda zor günlerim oldu.. 12 Eylül  sırasında İzmir Fuarı'nda program yaparken program sözleşmem hiçbir gerekçe gösterilmeden fesh edildi ve ben beş yıl boyunca o dönemlerde program yapamadım. Çok zor günler yaşadım. Evimin kirasını dahi ödeyemez duruma düştüm. Ama bu arada dönemin parlayan modası arabesk türünde kasetler yapmam, filmler çevirmem yönünde oldukça çekici, astromomik rakamların sözkonusu olduğu teklifler yapıldı bana.. Ama  benim bakış açıma göre bir sanatçı kendi sanat anlayışına uymayan, benimseyemeyeceği bir akımın ya da modanın bir aracı olmamalıdır ve ben de tüm bu teklifleri, çok fazla ihtiyacım olmasına karşın hiç duraksamadan reddettim" dedi. Ben o anda tüm benliğimle o Macar şairin dizesini mırıldanıyordum: "Açız.. üşüyoruz.. ama hürüz.."  O gece Edip Akbayram'ın söylediği şarkıların ezgisi öğle saatlerinde Karaköy'de kulağıma çalınan martı çığlıklarına karışıyordu.. Ne güzel yorumluyordu sevgili Edip Akbayram, Can Yücel'in, babası Hasan Ali Yücel için yazdığı dizeleri: "Ben hayatta en çok babamı sevdim"...

 

 

 

2.

Kadiköy: "Eski İstanbul"dan Uzaklaştıkça Yakınlaşan Yer

 

09:00 vapuru ile Karaköy'den Kadıköy'e geçtim ilkin. İstanbul'un iki yakası arasında vapur gezisini  çok ama çok  severim…Bu sevgi belki de benim yarı ömrümün geçtiği kentte deniz olmadığından kaynaklanıyor. Vapurda içilen sıcacık demli çayın zevkini başka hiçbir şeye değişmem! Bu vapur gezilerinin zevkini  bir de İzmir'in Konak-Karşıyaka arasındaki gel-gitlerinde yaşarım... Her seferi içimi ısıtır.. sevinç dolar içime.. Özgürlük sevinci..

 

09:00 vapurunda Karaköy'den uzaklaşıp Kadıköy'e doğru denizi yarıp yol alırken, hüzünle baktım o yeditepeli kentin gittikçe bozulan silüetine.. Oysa bir vakitler o güzel silüete bakan şairler ne güzel şiirler yazmıştı  bu eşsiz kente dair.. Ressamlar ne güzel peyzajlar yapmışlardı.. Orhan Veli şimdi olsa "Urumeli Hisarı"na oturup baktığı silüete methiyeler düzer mi hiç!. Evet, tarihsel süreç içerisinde bizler de pek çok şey katık bu kente, ama yine de kentin her geçen gün adete yağmalanan, çirkinleşen silüetini gördükçe  "keşke hiç fethetmeseymişiz biz bu kenti" diye düşünmekten kendimi alamıyorum bazen.

 

Kadıköy'e giderken kalbimin bir yarısı nedende hep Avrupa'da kalır.. Vapurda gözüm hep Galata Köprüsü çevresindeki balıkçı teknelerine takılır.. Eski Galata Köprüsü üzerinde yenilen balık-ekmeğin tadı gelir aklıma.. İstanbul'la ilgili hangi kent rehberine bakarsanız bakın size Galata Köprüsü üzerinde balık-ekmek yemeyi önerecektir.. Ama şimdi ne o eski Galata Köprüsü var ne de balık-ekmek… Ne  nargile var ne de orta şekerli kahve…

 

Mısır ÇarşısıEminönü Meydanı, Beyazıt Kulesi, Kadıköy'e yaklaştıkça gözden kaybolmaya yüz tutar.. Oysa derler ki Beyazıt Kulesinden bakıldığında Uludağ görünür veYeşil Bursa ovası ayaklarınızın altındadır. Ben İstanbul'u gezip seyahatnameler yayımlayan eski gezginlerin yalancısıyım..

 

Kadıköy'e yaklaşırken beni hep heyecanlandıran ilginç mimarisiyle adeta bir tabloyu andıran Haydarpaşa Garı'na ne demeli. Etkileyici görünümü ve çocukluğumun filmlerinden kalma uzun merdivenleriyle Haydarpaşa Garı.. Ne vakit bir Haydarpaşa Garı fotografı görsem gurbetliğim gelir aklıma ilkin.. yalnızlığım.. gezginliğim.. Sonra Nazım'ınMemleketimden İnsan Manzaraları'nda anlattığı 1941 yazı gelir aklıma..

 

İnsanın yaşadığı kentle, gezdiği kentlerle ilgili üç-beş cümle de olsa anlatacak bir şeyleri olmalı diye düşünürüm. Belleğinde hep canlı kalacak bir-kaç anı.. Bir kapı gıcırtısı.. bir cam bardağın kırılışı… Bir kış günü Karaköy'den Kadıköy'e geçerken yağan kar sanki ömrümün kar yangınıydı.. Sürekli yaşa bu kentte deseler sanırım yaşayamam, ama her seferinde öyle içten , öyle güzel çağırıyor ki bu kent beni.. O çekiciliğe yılda birkaç kez kapılmamak mümkün değil..

 

Kadıköy eskiden palamut cennetiymiş. Oltaya filan da gerek yokmuş palamut avlamak için.. O kadar bolmuş ki elinizi uzatsanız avucunuz palamut dolarmış..

 

Kadıköy Rıhtımı'na geldiğimde içimde bir soluk alış anı hissettim. Tıpkı İzmir'deKordon Boyunda yürüyüşe çıkmak gibi.. Denize karşı konuşmaların keyfini yaşadım kendi kendime... Her İzmir'e gelişimde mutlaka dizelerini mırıldandığım Ege'nin öte yakasında yaşayan  şair Ritsos'u anımsadım Kadıköy'de: "Umarsız Penelope", Yaşlı Kadınlar ve Deniz", "Alışkanlıklar da Değişir" ve daha  nice güzel dize bilincimde neredeyse resmi geçit yaptılarCevat Çapan'ın o güzelim çevirileriyle.. Kadıköy'de bu bakımdan hiç yalnızlık çekmedim. Kendimi Konak'ta, kordon boyunda yürüyorum sandım..

 

 

 

3.

Ortaköy: Ne Söylense Eksik kalır

 

Ortaköy'deyim.. Ortaköy için ne yazsam eksik kalır, bilirim.. Küçük cep defterime o güne özgü yazdıklarımı buraya aktarmakla yetinmek sanırım en iyisi:

 

* Ortaköy'deki açık hava çay bahçelerinde demli sıcak çayımı yudumlarken gazetedeAhmet Cemal'in, Pazar günü Işıl Özgentürk'ün, "Güle Güle" filmi için yazdığı nefis yazıdan bir alıntısını okudum. Işıl Özgentürk'ün o yazısı benim için tadına doyulmaz bir ziyafet gibiydi.. Ahmet Cemal de o nefis tadı köşesinde okurlarıyla paylaşmış.. Ne güzel..

 

* Ortaköy Camii ne güzel yapılmış.. Tıpkı Edirne'deki Selimiye Camii gibi.. Eşsiz bir tablo örneği.. Boğaz'ın güzelliği caminin boynunda bir gerdanlık gibi parlıyor..

 

* Parke taşlarla çevrili alanda kumpir yemek ve güvercinlere darı atmak.. Eşsiz bir duygulanım.. Can Yücel'in  o güzelim "sevgi duvarı" şiirinde yazdığı dibi: "ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi".. Nasıl yalansız yaşanır bilmiyorum, ama sanırım  ne kadar doğal ve içten yaşarsak o kadar iyi!

 

"Açız.. Üşüyoruz.. Ama hürüz..."

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam22
Toplam Ziyaret42286
Saat