• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

"35 Milyon Metrekare Vatan Toprağı ABD İşgali Altındadır"

"35 Milyon Metrekare Vatan Toprağı ABD İşgali Altındadır"

            Mehmet Ali Aybar, bu sözleri 1965 yılında Meclis kürsüsünden Demirel Hükümeti'nin programını eleştirirken söylemiş. Uğur Mumcu, Aybar'la "Sosyalizm ve Bağımsızlık" üzerine yaptığı uzun söyleşinin bir yerinde sözü Aybar'ın parlamentoda yaptığı bu konuşmaya getirir. O konuşma, meclis kürsüsünden Türkiye İşçi Partisi (TİP) adına yapılan ilk konuşma olma özelliği de taşımaktadır. Aybar, Mumcu'ya, bu konuşmayı gayet iyi hatırladığını; konuşmanın yuhlar!..Moskova'lar!..Susturun şunu'lar!.. arasında yapıldığını anlatır. Aybar o konuşmayı, Demirel hükümetinin, izleyecekleri dış politikanın, Atatürk'ün dış politikası olduğunu belirtmesi üzerine yapar.  Aybar, söyleşi sırasında, o günkü konuşmasının bazı bölümlerini meclis tutanaklarından anımsatmadan önce şu saptamada bulunur: "Atatürk'ün dış politikası tam bağımsızlıktır: Siyasada, ekonomide, maliyede, askerlikte, kültürde tam bağımsızlık...Emperyalizme ve kapitalizme karşı olmaktır." 

            Aybar, bu saptamadan sonra konuşmasının ilgili bölümünü tutanaklardan aynen okur: "Atatürkçülüğün, Atatürk dış politikasının en kısa fakat en doğru tanımı, tarifi, Türkiye'de herhangi bir yabancı nüfuza, yabancı sultasına meydan vermeyecek bir politika izlemektir. Kurtuluş Savaşı'mızın tarihsel nedenleri ve bütün Atatürk devrimlerinin temel hedefleri hep budur. Yani Türkiye'mizin yabancı nüfuzundan ve bu nüfuz ister politik, ister ekonomik, ister kültürel nitelikte olsun, masun bulunmasıdır. Olaylara bu açıdan bakılınca, hükümet programının bu bölümünü de sözlerle  öz arasında çelişir görmekteyiz. Herkesin bildiği gibi, Türkiye'miz Atatürk'ün ölümünden sonra gittikçe hızlanarak Batı dünyasının nüfuzu altına girmiş ve uydusu haline gelmiştir.

            Gerekçesi ne olursa olsun, böyle bir politikanın Atatürk'çülükle hiçbir ilişkisi bulunmadığı, tersine Atatürk'çülüğe karşı bir hareket olduğu şüphesizdir. Bugün Türkiye'de 35 milyon metrekarelik vatan toprağı ABD'nin egemenliği altındadır. (AP'den şiddetli gürültüler, "Utanmaz herif" sesleri...Sözünü geri alsın sesleri, ayağa kalkıp bağrışmalar.)

            Mehmet Ali Aybar'ın "kralın çıplak olduğunu" ifşa eden bu sözleri meclisi karıştırır. Dönemin iktidar partisi (AP) temsilcileri yarım ağızla bu üslerin NATO üssü olduğunu, Türkiye'nin Rusya'ya karşı müdafaası için verildiğini söyledilerse  de hiçbir savunma Demirel'in tarihe geçen şu veciz sözü kadar parlak ve etkili olama(z)dı:"Türkiye'de üs yok, tesis var!"

            Aybar, "Türkiye'de 35 milyon metrekarelik vatan toprağı ABD işgali altındadır."  sözüne açıklık getirmek için meclis kürsüsünden devamla şunları söyler: "İkili anlaşmalarla Amerikan Devletinin üsleri haline getirilmiş bu vatan topraklarına, Amerikalıların izni olmadıkça, devlet kademelerinde hangi yeri işgal ederse etsin, hiçbir vatandaşımız ayak basamaz. Yurdumuzdaki Amerikan üslerine Türk zabıtası giremez, Türk subayı, Türk komutanı, Türk hâkimi, giremez, milletin vekilleri giremez, Türk bakanları giremez (gürültüler). Bu üslerden havalanacak uçaklar, füzeler bizim haberimiz olmadan, Büyük Millet Meclisi'nin onayı alınmadan, yurdumuzu her an vahim tehlikelerle karşı karşıya bırakabilir."

            Aybar'ın İncirlik'teki Amerikan üslerini kastederek yaptığı bu konuşma bugün de günceldir. Aybar'ın o konuşması tutanaklardan (Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt 1, sayfa 176-177) bugün bir milletvekilimiz tarafından meclis kürsüsünden okunsa hiç kuşkunuz olmasın mecliste yine aynı yaygara, yine aynı gürültü kopar...Çünkü Amerikan bağımlılığı o günlerden bugüne çook yol kat etmiş, adeta ruhumuza işlemiştir.

            Tamamlayıcı olması bakımından, burada, Uğur Mumcu'nun Mehmet Ali Aybar ile yaptığı çok değerli söyleşisinden ilginç bir bölüm daha aktarmak isterim. O günlerde ABD Büyükelçisi Commer (ODTÜ'lü öğrencilerin protesto edip arabasını yaktıkları Commer) TİP hakkında giderayak bir değerlendirme yapar. Der ki Büyükelçi: "Türkiye'de herkes ABD'nin dostudur, bir TİP ABD'nin düşmanıdır..."  Mumcu'nun sorusu üzerine Aybar, söyleşi sırasında, Büyükelçinin bu sözlerini şöyle değerlendiriyor: "Bir elçinin elbette ki böyle bir yetkisi yoktur, kendi bulunduğu ülkenin kanununa, nizamına saygılı olmakla yükümlüdür. Bir elçi ki, ABD elçisi, falan bizim düşmanımızdır diye Mecliste temsil edilen bir partiyi hedef almak cüretini gösteriyordu, o kadar rahatlık içindeydi." O günlerden bugüne bu alanda da çook yol kat edilmiş; elçiler, büyükelçiler bugün çook daha rahat hareket eder olmuşlardır...Öyle ki "brifing vermek" için  meclis üyelerini ayağına çağıracak kadar ya da mecliste kafasına göre "rahatça" at oynatabileceklerini düşünecek kadar cüretlidirler...

Mart ayındaki  (Mart 2003) "tezkere krizi" ve sonrasını ülkemiz açısından lütfen şöyle bir anımsayalım: Amerikan askerleri, hepimizin gözleri önünde, TV ekranlarında adeta resmi geçit yaparcasına İskenderun limanından ülkemizin güneydoğusuna doğru dalga dalga yayılmakta,  ülkemize nüfuz etmekteydi. Bugüne değin, bu ülkede Amerikan askerlerinin seyahat şirketlerimizin otobüslerini kiralayarak toplu halde Urfa'ya, Mardin'e, Silopi'ye seyahat etmelerine tanık olmamıştık. "Yankee"lerin yeşil dolarları bastırıp arazilerimizi, binalarımızı  istedikleri gibi  kiraladıklarını görmemiştik. Özgür ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nde bugüne değin Amerikan usulü bir baskınla askerlerimizin, subaylarımızın kafasına çuval geçirilememişti.

Tüm bu densizlikler, pervasızlıklar nerede; benzer koşulları yaratma girişimleri karşısında, ülkemizde anti-emperyalist bilincin eylemcileri konumundaki "68 Kuşağı"nın 1969'da Amerikan askerlerine karşı Dolmabahçe'de sergilediği onurlu protesto nerede! 16 Mart 1920'de İstanbul'un kalbi Cadde-i Kebir'de (Bugünkü İstiklal Caddesi) İtilaf Devletleri askerlerinin resmi geçitlerini gören ve bu "manzara-i umumiye"  karşısında "geldikleri gibi giderler" diyen irade nerede; bugünün "dost ve müttefik ülke" edebiyatına boylu boyunca yaslanan teslimiyetçi irade nerede!

1920'deki "geldikleri gibi giderler" ifadesiyle özetlenen iradenin arkasında Saray  yoktu; manda ve himaye talebi geçer akçeydi.  "Misak-ı Milli"yi kabul ederek onurlu bir tavır sergileyen  o zamanın Meclis-i Mebusan'ı işgal kuvvetlerince basılmıştı; ama her türlü zorluk ve engellemelere karşın o kararlı irade işgalden  kısa bir süre sonra  Ankara'da Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halkların tümünü temsilen açılan Büyük Millet Meclisi kürsüsünden tüm dünyaya ilan edilebilmişti. Bugünkü "dost ve müttefik ülke" edebiyatına dayalı siyasi iradenin arkasında Türk ulusu yok ama Türkiye Büyük Millet Meclisi çoğunluğu var! 1920'lerdeki siyasi irade Meclis çoğunluğunu asla "çoğunluk diktatoryası"na dönüştürmemişti ama o günlerden bugüne köprülerin altından çok sular akmış olmalı ki bu Millet,  Meclis'teki  çoğunluğunu  çoğunluk diktatoryasına dönüştürmeye yeltenenleri, "siz  isterseniz  hilafeti bile geri getirirsiniz" diyenleri, söze her fırsatta "kim ne derse desin" edasıyla başlayanları daha önce görmüştü, benzerlerini şimdi de görüyor!

Bu ülkede yabancılar askeri amaçlarla arazi ve bina kiralayabilirler miydi? İncir çekirdeğini doldurmayacak konularda bin bir türlü ahkâm kesen değerli hukukçularımız (elbette hepsi değil) böylesine hayati bir konuda o günlerde adeta la'l olmuş, değerli görüşlerinden kamuoyunu mahrum bırakmışlardı. Cumhuriyet'in savcıları konuyu ülkemizin bağımsızlığı ve Cumhuriyetimizin geleceği açısından sorgulama ve soruşturma gereği duymamıştı nedense; ama İncirlik'ten kalkan jetlerden "yanlışlıkla" ekili alanlarımıza, tarlalarımıza "düşen" füzelerin kalıntılarını alıp götürmek üzere gelen Amerikan askerinin jeeplerini alkışlarla değil de protestolarla, yumurta ve taşlarla karşıladılar diye köylülerimizi sorgulayıp haklarında iddianameler hazırlayabilmişlerdi! 

"Sömürüye Başkaldıran Bilinç" Doğrultusunda "Aydınlık Türkiye"

13 Şubat 1961'de  "sömürüye başkaldıran bilinç" olarak toplumsal ve siyasal yaşantımıza giren Türkiye İşçi Partisi'nin o günlerde Türkiye'nin önüne koyduğu "Aydınlık Türkiye" projesi, geleceğimizi aydınlatabilecek güçlü bir projektör niteliğindeydi. Oysa, 1960'lardan günümüze uzanan siyasal tarihimizin bir anlamda  "projektör"den "ampul"e uzanan  traji-komik bir "siyasal tarih" olarak kendini göstermesi ne kadar acı; öyle değil mi? Uğur Mumcu, gerek Aybar ile yaptığı söyleşide (Bağımsızlık ve Sosyalizm), gerekse Behice Boran'la yaptığı söyleşide (Bir Uzun Yürüyüş) gerçek bir gazetecilik örneği sergileyerek siyasal yaşamımızda ayrıcalıklı bir yere sahip Türkiye İşçi Partisi'nin iki farklı döneminin hem Aybar'ın hem de Behice Boran'ın ağzından sonraki kuşaklara aktarılmasını sağlamıştır. Uğur Mumcu'nun Behice Boran'la yaptığı söyleşiyi ülkemizde değil de Almanya'nın Düsseldorf kentinde "gurbet"te yapmak zorunda kalması o günlere bugünkü dünyadan bakıldığında söyleşinin kendisi kadar önemlidir. Behice Boran'ın 12 Eylül'den sonraki yaşamı Belçika'nın Brüksel kentinde "sürgün"de geçti. Behice Boran (1910-1987), Mumcu'yla söyleşi yaptığında 76 yaşındaydı. Mumcu'nun bu uzun söyleşiler sırasında sergilediği "demokratik sosyalizm" açılımı bir gazetecinin söyleşilerinde "karşısındakini dinleme" ya da "karşısındakini konuşturma"nın ötesinde başka görev ve sorumluluklarının olduğunu da gözler önüne sermesi bakımından öğreticidir. Mumcu, "demokratik sosyalizm" konusunda hem bilgi sahibiydi hem de fikir sahibi. Mumcu'nun Türkiye sosyalistlerine önerdiği yol, "Kuvayı Milliye ruhu"ndan güç alan katılımcı ve özgürlükçü sosyalizmdi. (Teori ve Pratik başlıklı yazısı. 22 Ekim 1987. Bir Uzun Yürüyüş, sayfa 122)

Bugün artık ne Mehmet Ali Aybar var, ne Behice Boran, ne Uğur Mumcu…Ne Bahriye Üçok, ne Turan Dursun, ne Ahmet Taner Kışlalı, ne Aziz Nesin…Ne Asım Bezirci, ne Metin Altıok, ne Behçet Aysan, ne Asaf Koçak, ne Hasret Gültekin…Bugün artık varsa yoksa gericilik, dincilik, hurafecilik…Varsa yoksa müstemlekecilik, mandacılık, emir kulculuk…Varsa yoksa televole, magazin, gösteriş, özenti…

Peki bu düzen hep böyle mi gidecek

Pireler hep devleri yiyecek?

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam21
Toplam Ziyaret42285
Saat